Dalda çiçeğim,

Üşüyorum. Bu üşümenin havayla bir ilgisi yok üstelik. Bu dünyada üşüyorum. Herkesin tamah ettiği şeyler üşütüyor beni. Bu dünyaya alışamamanın verdiği üşümüşlük ve üşengeçlik var üzerimde. Hayat ile hayal arasındaki o ince çizgiyi tutturamadım, tutturamıyorum. Tutturamadığım için de hayata tutunamadım, tutunamıyorum. Önümde açık duran kitapta şu cümlenin altını çizdim: “annesiyle mesafeli olan bir çocuk muhtemelen dünyayla da mesafeli oluyor.” İyi de anneciğim, dizinin dibinde açtım gözlerimi dünyaya, güzel olan ne varsa sende gördüm. Sen bana öğrettin; neyi nasıl anlamam gerektiğini, kime nasıl davranacağımı, nasıl konuşacağımı… Hülasa, seninle zerre mesafeli değilken nedir beni dünyadan fersah fersah uzaklaştıran şey? Dünya ile aramdaki mesafe de nedir böyle?

Anneciğim,

Ayağımın dibindeki güvercinler, yerdeki kırıntılara hürmet ediyor ve ben bir servi ağacının karşısında oturuyorum. Biraz uzağımda göçmenler, yüksek sesle konuşuyor. Karşıdan ceketi ilikli efendi yüzlü biri geçiyor ve hava epey “bozmuş” diyor, şehrin insanı. “hava nasıl bozulur? Yağmurlu havaya nasıl ‘bozuk’ dersiniz?” desem ne cevap verecekler acaba? Yaz bir türlü gelmek bilmedi. Sabah çıkarken tişörtün üstüne gömlek giymeyi düşünmüyordum ama “üşütme oğlum!” deyişin aklıma geldi. Sol cebinin üzerinde nakışlı çiçekler var gömleğimin. Geçen sene bahçeden toplayıp bana getirdiğin ve kitaplarımın arasına bıraktığın çiçeklere benziyor bu nakışlı çiçekler.

Can bildiğim,

Sokakta, çarşıda, pazarda, okulda, camide yüzü asık bu insanların yüzlerine gülen kimse olmamış mıdır? Bir yüz görümlüğü niyetine kocalar, kocalarını karşılarken kapı eşiğinde kadınlar, kadınlar tarafından anlaşılmayan erkekler, erkekler tarafından horlanan kızlar, kızları tarafından çok sevilen babalar, elinde pazar arabası teyzeler, buluşmalara geç kalanlar, trafikte şoförler, okulda öğretmenler, çarşıda manifaturacılar, pazarda tezgâhtarlar… Kimsenin yüzüne gülünmedi mi? Söyle bana cânım, bu robotlaşmış insanların simasına karşı tebessüm eden hiç olmadı mı?