"Herkes en fazla kendi çıkarını, en az başkalarının çıkarını düşünür."

Sömürgeyi Anlamak "Herkes en fazla kendi çıkarını, en az başkalarının çıkarını düşünür." Aristoteles Sömürge, her şeyden önce kişisel çıkarların tatminiyle başlar. İnsandaki hırs, kendini kanıtlama isteğiyle kişiliğe bürünür; düşünce yapısının kurguladığı yaşam tarzını öncelikle önemser, sonra hayata geçirir.

Güçlü ve zayıf arasındaki dengede, zayıf insan çıkarları uğruna başkasını harcamaya başlar; yalnızca kendisini düşünür. Ego dediğimiz kavram da bu benliğin oluşma biçimidir. Tek bir algılayış ve anlam, önemini kendinden olmayanın varlığına dayandırır. İnşan, kültürü ve birikimini yüzyıllar içerisinde ortaya çıkan her görüşü gelecek kuşaklara aktararak değişim ve dönüşüme, yani adaptasyona uygun hâle getirir.

Değişim sürecinde farklılaşma ve algılayışın ileri bir seviyeye geldiği düşünülse de toplumlar zaman zaman gericilikten muzdarip olabilmektedir. Günümüz Avrupası ve Amerika hayali, çağımızda özgürlüğün temsilcisi olarak görülmektedir. Zamanın kolonyalist bir devleti olan Amerika Birleşik Devletleri, İngiliz sömürgeciliğinin boyunduruğundan çıkarak günümüzde dünyada egemen ve söz sahibi bir otorite hâline gelmiştir.

Güç elde edildiğinde değişim de yaşanır; dünün demokratı, yarının despotuna dönüşebilir. Günümüz koşullarında iki kutuplu bir dünyada üçüncü bir güce yer bırakılmak istenmemektedir. Bitmez tükenmez bir açlıkla hareket eden emperyalist varoluş, tıpkı insan sömürüsü gibi davranır. Bireyi iliğine kadar sömüren inşan, devlet çatısı altında başka toplumları sömürmeye başlar. Bu durum, güçlünün zayıfa müdahalesiyle sonuçlanır.

Geçmişten günümüze bu durum, doğal koşulların örneklediği bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Afrika, Hindistan ve Mezopotamya örneğinde olduğu gibi, kapitalizmin egemenliğinde sömürü; zayıf insanın kendini koruma güdüsü gibi meşrulaştırılmaya çalışılır. Uygun yaşam koşulları sağlanarak insanın, metalaşmaktan başka bir aidiyetinin olmadığı savunulur. Aimâ Câsaire şöyle der: 'Sömürgeleştiren bir ulus, sömürgeleştirmeyi ve zoru meşrulaştıran bir ulus, zaten hasta bir medeniyettir; ahlaken sakatlanmış bir medeniyet." Hasta olmayan bir medeniyet başkalarının haklarını gasbedebilir mi? Bu hakları kendinde meşru görebilir mi? Başkaları adına karar verme hakkını hangi anlayış insana tanır? iki çocuğu düşünün: Oyunlarına yabancıyı almak istemezler. Üçüncü kişi aralarını bozar ve dünyayı yeniden paylaşmak ister. Çünkü onların tasarladığı dünya, çoğu zaman bizim anlayışımızın çok ötesindedir. Frantz Fanon, sömürgecilik üzerine şöyle der: "İnsanın insan tarafından sömürülmesine hayır.

İnsanın insana kulluğuna hayır. Ve insanın en insan yanının, yani özgürlüğünün yok edilmesine de hayır." Kimse başkasının yerine hüküm verme yetkisine sahip değildir. İnsanın iradesi ve yetkinliği, kendi adına tasarım yapma kabiliyetine sahiptir. İngiliz sömürgeciliği, Ortadoğu coğrafyasındaki birçok sorunun temel sebeplerinden biri olarak görülebilir. Hindistanlı sömüren zihniyet, hegemonyanın temsilidir.

Dönemin siyasetçileri ve yöneticileri, bölgenin kültürel geleceğini yeterince hesaba katmadan sınırlar çizmiştir. Böylece dış güçlerin istekleri, bölgede yaşayan halkların gerçekliğinin önüne geçerek sorunlu bir coğrafyanın inşasına zemin hazırlamıştır.Bir Gertrude Beli gerçekliği vardır.Birde Winston Churchill. Mezopotamya'nın verimli topraklarında yaşayan her ulus bu yanlış hesabın sonuçlarıyla yüzleşmiştir.

Başkalarının çıkarlarına göre değişen dünyada, günümüz şartlarında da yeni tasarımlar yapılmaktadır. Yeni dünya düzeni, tek kutuplu egemen gücün hegemonyasında bir dünya tasarlamaktadır. Temel sebebi ekonomi olan bu anlayışın, insanlığın coğrafyasını tahrip etmekten başka bir derdi bulunmamaktadır. Değişime direnen toplumlar, dar kalıplar içerisinde olan evrensel dünya karşısında kendi toplumlarının isteklerini göz ardı etmemelidir. Kropotkin der ki: "Herkes için refah bir hayal değildir."Eşit yurttaşlık adil paylaşım bize verilen bir velinimet değildir.

Modern dünyada olması gereken bir mecburiyettir. Günümüz medeniyetinin temsilcisi olan Avrupa, geçmişinden ders çıkararak bugünkü seviyeye gelmiştir. Eşit yaşam ve özgür toplum neden hayal olsun? Her insan özgür olmak ister; yeter ki algılamalarımızı başkalarına teslim etmeyelim. Bizim de bir hayalimiz, bir tasarımımız olsun; geleceğe hitap edebilelim.

Gelişen bir dünyada herkesin eşit yaşam koşulları içerisinde varlık göstermesi sağlansın. İnsanlığın amacı da bunu gerektirir. Ancak bize büyük güçler tarafından biçilen yaşam, kaderimiz değildir. Birileri kendi halkı için aydınlığı isterken başkaları için karanlığı isteme hakkına sahip değildir. Evrensel dünyada her ulus, insanca, onurlu ve özgür bir yaşam sürmek ister.

Özgürlük, başkalarının bir lütfu değil, insan doğasının ayrılmaz bir parçasıdır. O zarar gördüğünde insanlık da zarar görür. Yeni dünya tasavvurları, değişim üzerine yeni tasarımlar kurma girişimleridir. Bu nedenle önce kendimizden başlamalı; birbirimize değer vermeyi ve çıkarsız ilişkiler kurmayı öğrenmeliyiz. Böylece insan olmanın ve karşılıklı saygı göstermenin vasfına da uluslararası düzeyde erişmiş olacağız