Seyahatin iyileştireceğine olan inancımı tazeleyerek açıyorum gözlerimi 7 Temmuz’un sabahına. Küçükçüklükten beri sanki bir yerlerde beni biri/leri bekliyormuş gibi hissettim.
İşte bu his, beni seyahatten seyahate götüren en tesirli his oldu. Bugünkü seyahatimiz medeniyetlerin şehri, dağların kenti güzel memleketim Hakkâri. Hakkâri’nin ruhunu anlamak için yalnızca sokaklarında yürümek yetmez; onun türkülerini dinlemek, dengbêjlerin sesine kulak vermek ve dağların anlattığı hikâyeleri hissetmek gerekir. Ahmedi Xânî’den günümüze uzanan güçlü edebî mirasın izleri, bu coğrafyanın sözlü kültüründe hâlâ yaşamaktadır. Her mevsim başka bir renge bürünen dağlar, ters lalelerin zarafeti ve Zap’ın coşkun sesi, Hakkâri’yi yalnızca görülecek bir şehir değil; hissedilecek bir yolculuk hâline getirir. Buradan ayrılırken insanın bavulunda birkaç fotoğraf olabilir; ama asıl yanında götürdüğü, dağların sessizliğine karışmış unutulmaz bir hatıradır. İşte biz bu hâtıraların peşinden sürüklenmek için sabahın seherinde aracımıza binmeden önce tatlı ilçemiz Derecik’teyiz. Yolculuk öncesi bir mercimek içmek için yol arkadaşımı bekliyorum. Yol arkadaşım, “Lavin’in Babası”

Yolculuk Derecik’ten başlıyor. Şoförlüğüyle bizi biraz eziyete sokan şoför abimize fazla aldırış etmeden, gözlerimizi yorgunlukla Musa Dayan’ın memleketinde açıyoruz. İlk molamız Nehri Şelalesi’nin dibinde. Bir çay söylüyoruz; açık ve kaçak… Yol yorgunluğuna en iyi gelen şeylerden biri de zaten bazen budur: Bir şelalenin sesi, önünüzde dumanı tüten bir bardak çay ve acele etmeden geçirilen birkaç dakika.
Nehri’nin çınarları da başka… Çınar deyince insanın aklına kalın gövde, geniş dallar gelir. Buradaki çınarlar ise sanki güneşi gördükçe yukarı doğru uzamış. Gövdeleri öyle kalın değil ama boyları hayli uzun. Altında durduğunuzda gölgesiyle, serinliğiyle insana anne şefkati gösteriyorlar. Sanki yıllardır yolcuları bekliyor, geleni geçeni sessizce ağırlıyorlar. Bir ağacın da insanı böyle karşılayabileceğini burada öğreniyoruz.
Şemdinli’ye vardığımızda bu kez Efkâr Dağı’na karşı çayımızı Fahri Şakar ile içiyoruz. Şemdinli’nin mütevazı belediye başkanı, sevgili ağabeyim Fahri Şakar’ın muhabbetine karışıyor, biraz da şehrin yorgunluğunu burada bırakıyoruz. Ardından nazik davetlerini kırmayıp Günyazı Medresesi’ne, Kur’an talebelerini ziyaret etmeye gidiyoruz. Daha kapıdan girer girmez o nurani yüzler karşılıyor bizi. Tek tek tokalaşıyoruz. Sonra elimde kalan o muazzam kokuyu fark ediyorum. Bazı kokular parfümden değil, insanın yüzünden ve hâlinden siner üzerine. Çocukların ellerinden elime geçen o koku da öyle bir şey…
Şemdinli’yi geride bırakıp Yüksekova’ya vardığımızda hava bir anda değişiyor. Derecik’te öğle saatlerinde sıcaklık 45 dereceyi bulurken burada 29 derece. İnsan biraz nefes alıyor. Zaten Yüksekova’da insana kendini saran, kucaklayan bir hava var. Doğasıyla, insanıyla, genişliğiyle ve şehirleşme çabasıyla il olmaya hazırlanan bu memleketin sokaklarından geçerken içimizden bir dua yükseliyor: İnşallah il olursun. Bazen bir şehre yapılabilecek en güzel iyilik, onun için güzel bir temennide bulunmaktır. Dualarımızı sokaklarına serpiştirip asıl seyahatgâhımıza doğru yeniden yola düşüyoruz.

Hakkâri girişinde ise bizi bambaşka bir manzara karşılıyor. Yaklaşık 30 milyon euroluk bir yatırım olarak anlatılan katı atık merkezi… Fakat bugün karşımızda duran şey, devasa bir çöp yığını ve toprak kaymasının izleri. İnsan ister istemez soruyor: Milletin parasının harcandığı böylesine büyük bir projede, mekânın ve toprağın yapısı hiç mi hesaba katılmaz? Kimin cebinin dolduğu konusunda çeşitli duyumlar dolaşıyor. Ama duyumların peşine düşmekten ziyade, ortadaki tablonun kendisi zaten yeterince düşündürücü. Bu hesabı bir gün elbet birileri verecek. Bakmayın soru sorduğuma; bunu düşünmesi gereken biz değiliz, bunun müsebbipleri.
Bu manzarayı geride bıraktıktan sonra halk arasında “Özgürlük Köprüsü” veya “Deniz Gezmiş Köprüsü” diye anılan köprü çıkıyor karşımıza. Köprünün hikâyesini dinleyince insanın içinde garip bir his oluşuyor. Deniz Gezmiş’in arkadaşları tarafından, insanların her yere ulaşabilmesi düşüncesiyle yapıldığı anlatılıyor. Hakkâri çevresinde on iki asma köprü bulunduğunu, bunlardan on birinin DSİ tarafından yapıldığını, bu köprünün ise halktan bir kesimin emeğiyle ortaya çıktığını öğreniyoruz. İlginç… Devletin yaptığı köprülerin yanında, halkın kendi imkânlarıyla kurduğu bir geçit duruyor karşımızda. Bazen bir köprünün uzunluğundan çok, hangi ihtiyaçtan doğduğu önemlidir.

178 metre uzunluğundaki Erzikli Tüneli’nden çıkıp Çanaklı Köyü’ne doğru ilerlerken yol arkadaşıma dönüp, “Mümkün olaydı da her şeyden habersiz bu köyde yaşasaydık,” diyorum. Bazı köylerin güzelliği insanın bütün şehirlerden, bütün telaşlardan uzaklaşma isteğini artırıyor. Fakat artık şehre şahitlik etme zamanı. Ve sonra bütün heybetiyle Sümbül Dağı görünüyor.
Sümbül, Hakkâri’nin üzerinde duran kocaman bir ağabey gibi. Sahiplenen, kollayan, susarak hükmeden bir duruşu var. Bulutlarla konuşurcasına heybetli, ağır ve dirayetli… Şehre baktığınızda ilk onu görüyorsunuz. Fakat şehrin doğu tarafına düşen mezarlık da başka bir şey söylüyor. Şehrin birçok noktasından görünen o mezarlık, sanki bütün Hakkârililere sessiz bir alarm veriyor: Ölüm burada, hayatın hemen yanı başında.
Ve ben, bu şehre geç kalmış olmanın verdiği tuhaf utançla, şimdi Hakkâri’nin sokaklarında yürümek zorundayım. Çünkü bazı şehirler uzaktan seyredilmez. İçine girilir, kokusu alınır, insanıyla konuşulur, taşına dokunulur. Hele Hakkâri ise… Geç kalmışsanız, biraz mahcup yürürsünüz.
Şehrin içinde dolaşırken bu kez yolumuz üniversite kampüsüne düşüyor. Daha kapıdan girer girmez insanın karşısına çıkan manzara, şehrin geri kalanından biraz farklı bir dünya kuruyor. Fakülteler, birbirinden güzel yapılar, geniş alanlar ve bütün bunlara eşlik eden muazzam bir manzara… Kütüphaneye girdiğimizde bu soru biraz daha anlam kazanıyor. Fakat kampüsün bu güzel görüntüsü içerisinde bizi düşündüren başka bir ayrıntıyla da karşılaşıyoruz. Yaklaşık 15 milyon maliyetle yapılan üniversite camisinin bugün ne yazık ki yeterince kullanılmadığını, hatta ezan sesinin dahi duyulmadığını öğreniyoruz. İnsan ister istemez düşünüyor: Bir yapı yapmak mı önemli, yoksa onu yaşatmak mı? Anlatılanlara göre 1961 yılında, dönemin yetkilileri tarafından şehrin içerisindeki kale yıkılarak yerine otopark yapılmış. Eğer bugün o kalenin yerinde yalnızca araçlar duruyorsa, insanın aklına tek bir kelime geliyor: İhanet… Çünkü bazı yapılar taş ve duvardan ibaret değildir. Onlar bir şehrin hafızasıdır. Bir kaleyi yıktığınızda yalnızca bir yapıyı değil, gelecek nesillerin geçmişle kuracağı bir bağı da ortadan kaldırabilirsiniz. Şehirde dolaşırken bir başka ayrıntı daha dikkatimizden kaçmıyor. Kurumların başındaki yöneticilerin büyük ölçüde yerli isimlerden oluştuğu anlatılıyor. İl Sağlık Müdürlüğü hakkında ise olumlu şeyler duyuyoruz. Bunun dışındaki birçok kurum hakkında ise insanların memnuniyetsizliğini hissediyoruz.

İKİNCİ GÜN:
Sabah, muazzam bir günün bizi beklediğini bilerek evden çıkıyoruz. Daha birkaç adım atmışız ki yolumuz Gülereş Türbesi’ne düşüyor. Burası şehirde anlatılan ilginç hikâyelerden birine ev sahipliği yapıyor. Her cuma akşamı, evlenmek isteyen fakat bir türlü muradına eremeyenlerin buraya gelip dua ettiği söyleniyor. Kim bilir kaç insan, kaç umutla bu kapıdan geçti; kaç dilek sessizce göğe bırakıldı… Biz ise fazla oyalanmadan yolumuza devam ediyoruz. Hedefimiz Bala Yaylası ve Gereşin Gölü.
Yol bizi Kırıkdağ Vadisi’nin sarp yamaçlarına doğru götürüyor. Bir süre sonra karşımıza Nasturilerin ibadet yeri olarak bilinen Mar Şalita Manastırı çıkıyor. Hakkâri’nin Kırıkdağ Köyü’nde, vadinin batı yamacında oldukça yüksek bir mevkide bulunan bu yapı, anayoldan yaklaşık 6 kilometrelik stabilize bir yolun ardından, Dikmen Mahallesi’nden başlayan patika bir yolla ulaşılan, adeta dağın içine saklanmış bir tarih. Yöre halkı buraya Dera Çiya, yani “Dağ Kilisesi”; Dera Keriser, yani “Beyaz Kilise” diyor. Ulaşılması zor, sarp bir arazide, kaya oyuğunun içerisine inşa edilmiş. İnsan yapıya yaklaştıkça yalnızca bir manastıra değil, yüzyılların sessizliğine doğru yürüdüğünü hissediyor. Kayaların arasında yükselen bu mütevazı yapı, çevresindeki dağların büyüklüğü karşısında küçücük görünse de taşıdığı tarih karşısında insanı hayrete düşürüyor. İnsan bazen bir dağa çıkar, bir manastıra ulaşır ve farkında olmadan tarihin içine girer. Mar Şalita da tam olarak böyle bir yer. Ulaşması zor, fakat ulaştığınızda insana “İyi ki gelmişim” dedirten cinsten… Ve biz daha yolun başındayız. Önümüzde Bala Yaylası, Gereşin Gölü ve dağların arasında saklanmış daha nice hikâye var.
Gereşin Gölü’ne doğru çıktıkça rakım yükseliyor. 2900 metreyi buluyoruz. Yol engebeli, dağlık ve hayli yorucu. Öyle ki yaklaşık bir saatte ancak çıkabiliyoruz. Dağ taş gezmeyeli epey olmuş. Beden yoruluyor ama insanın içindeki merak daha da büyüyor. Sonunda bütün o yorgunluğun karşılığını fazlasıyla veren bir manzara çıkıyor karşımıza: Muhteşem bir şelale, muazzam bir göl ve sanki bir ressamın elinden çıkmış gibi duran bir tabiat…

Gereşin Gölü’ne karların ve buzulların arasından süzülerek gelen suya bakınca insanın yüzme düşüncesi bile ürperiyor. Suyun içinde on saniye kalmak neredeyse mümkün değil. Ama biz yine de denemeye karar veriyoruz. Sonra gerçekten yüzüyoruz da. Soğuk, kelimenin tam anlamıyla insanın iliklerine kadar işliyor. Birkaç saniye sonra bedeniniz “çık artık” diye bağırıyor ama insanın içindeki çocuk, manzaranın hatırına biraz daha kalmak istiyor. Açıkçası hipotermi olmaktan korkmadık değil. Fakat sonunda sudan çıktığımızda, yaşadığımız şeyin yalnızca bir yüzme olmadığını anlıyoruz. Hayatın bir daha kolay kolay karşısına çıkarmayacağı türden bir deneyim…
Çıkarken bir saatte aldığımız yolu dönüşte yaklaşık yarım saatte iniyoruz. Bu kez yorgunluğumuz bambaşka. Üzerimizde tatlı ama ağır bir yorgunluk var. Dağ yürüyüşünün, buz gibi suyun ve yüksek rakımın yorgunluğu… Bu hâlimizle Bala Yaylası’na, hayvancılıkla uğraşan Berivanların çadırlarının bulunduğu yere iniyoruz. Ve işte asıl sürpriz burada başlıyor.
Bizi çadırlarına buyur ediyorlar. Oturuyoruz. Önümüze yiyecekler geliyor. Yediriyorlar, içiriyorlar. Ben hayatım boyunca bu kadar güzel yoğurt ve peynir yememiştim.
Nasıl bir tat Allah’ım… Bazen bir sofrayı lezzetli yapan şey yalnızca yiyeceğin kendisi değildir. Sofranın sahibinin gönlüdür. Burada bunu bir kez daha anlıyoruz.
Üstelik geldiğimiz Gereşin Gölü’nü bilen insan sayısı da çok az. Öyle ki Berivanlardan birine gölü soruyoruz. Bize verdiği cevap şaşırtıyor: “Yirmi senedir buradayım, oralara hiç çıkmadım.” Yirmi yıldır yaylada yaşayan birinin, hemen yanı başındaki o güzelliğe hiç ulaşmamış olması insanı düşündürüyor. Demek ki bazı güzellikler, bulunduğu yerde yaşayanlardan bile saklanabiliyor.

Bu misafirperverliğe hayran kalmamak elde değil. Yanımda, teşekkür etmeyi borç bildiğim Hakkâri Tanıtım ekibinden Hamza Gündüz, Çiya Gündüz ve Mert Gündüz var. Hamza abi bir ara dönüp şöyle diyor: “Ne zaman evden çıkıp bir yaylaya çıksam hiçbir zaman yiyecek bir şey götürmem. Çünkü bilirim ki beni mutlaka ama mutlaka çadıra alıp doyururlar.”
İşte bu cümle, bütün yolculuğun en güzel cümlelerinden biri olarak zihnime yerleşiyor. Çünkü bu, yalnızca yayla misafirperverliği değil. Bir insanın başka bir insandan emin olabilme ihtimali… Kapısını çalmadan önce kapının açılacağını, sofraya oturmadan önce önüne bir tabak konacağını, aç kalmayacağını bilmek… Dünyanın en büyük zenginliklerinden biri belki de budur. İnsan insandan emin olabiliyorsa, hâlâ güzel bir şeyler var demektir.
Yaylaya, Berivanlara, çadırlara, o eşsiz sofraya, tablo gibi manzaraya ve buzdan suyuna veda edip dağların arasından yeniden aşağı doğru inmeye başlıyoruz. Bir süre sonra aşağıda Gılezon Şelalesi yeniden çıkıyor karşımıza. Yukarıdan aşağıya dökülen su, sanki yol boyunca önüne çıkan taşlarla kavga ediyor. Gürültüsü vadinin içine yayılıyor, köpük köpük aşağıya iniyor.
İnsan bakıyor ve yine aynı şeyi söylüyor: Ne muazzam görüntü…
Bazen bir yolculukta insanın yanında götürdüğü şey fotoğraflar değil, böyle cümleler oluyor. Bir gölün buz gibi suyu, bir yayla çadırında paylaşılan yoğurdun sıcaklığı, hiç tanımadığın insanların sana açtığı sofra ve dağların arasından inatla akan bir şelalenin sesi… Ama en çok da insanın içinde bıraktığı o sessiz değişim. Gereşin Gölü’nden geriye sadece görüntüler değil, insanın kendine dair unuttuğu bir şeyi yeniden hatırlaması kalıyor: doğanın büyüklüğü karşısında küçülmek, ama insanın insana dokunuşuyla yeniden büyümek. Belki de bu yüzden orası bir yer değil, bir his olarak kalıyor. Ve bazı hisler, bir ömür boyunca insanın içinden hiç çıkmıyor.
Akşam olduğunda Derecikli yazar Bülent Duyan ile buluşuyoruz. Günün bütün yorgunluğunu bir kenara bırakıp uzun uzun muhabbetleşiyoruz. Bazı şehirler güzeldir, bazı insanlar o güzelliği daha da pekiştirir. Hakkâri de insanıyla güzelleşen şehirlerden. Bülent Duyan ile sohbetimizi de şehrin tarih kokan mekânlarından tarihî Hakkâri Evi’nde yapıyoruz. Taş duvarların, ahşap dokunun ve geçmişten bugüne taşınan o kendine has havanın içerisinde, sanki şehrin kendisi de sohbete ortak oluyor.
Soframıza önce Hakkâri’nin meşhur Keledoş’u geliyor. Yörede “Keledoş” adıyla bilinen bu yemek, özellikle kış sofralarının vazgeçilmezlerinden. Kurutulmuş yoğurt, nohut, mercimek ve et gibi malzemelerle hazırlanan Keledoş; bölgenin sert ikliminin ve geleneksel mutfağının bir ürünü (mutlaka bu yemeğin tarihini araştırın). Yüzyıllardır süregelen bu yemek kültürü, Hakkâri’nin yalnızca dağlarında değil, mutfağında da nasıl bir hafıza taşıdığını gösteriyor. Ardından Doxabe geliyor. Bir şehrin tarihini bazen kitaplardan, bazen taşlarından, bazen de sofrasından okuyorsunuz. Biz de o akşam Hakkâri’yi biraz da tabağımızdan tanıyoruz.
Günün sonunda geriye baktığımda, sabah başladığımız yolculuğun yalnızca dağlardan, göllerden ve şelalelerden ibaret olmadığını fark ediyorum. Gereşin’in buz gibi suyundan Bala Yaylası’nın sıcak sofrasına, Sümbül’ün heybetinden Hakkâri Evi’nin sessizliğine kadar her şey bizi başka bir yere götürdü. Belki de iyi bir gezi yazısının asıl meselesi budur: Gittiğin yerleri anlatırken, aslında orada karşılaştığın insanları ve onların sende bıraktığı izleri anlatmak. Çünkü Hakkâri’de dağlar ne kadar yüksekse, insanın içini ısıtan hikâyeler de o kadar derin. Ve burada anlıyorsun ki bir şehri gerçekten şehir yapan taşları değil, o taşların arasında yaşayan kalplerdir.
ÜÇÜNCÜ GÜN:
Sabah şehirden ayrılmaya hazırlanırken son bir kez Hakkâri’nin tarihine dokunmak için Meydan Medresesi’ne gidiyoruz. Karşımızda yalnızca taşlardan yapılmış eski bir yapı değil, muazzam bir medeniyetin sessiz şahidi duruyor. Geleneksel kaynaklarda 1700’lü yıllarda İbrahim Bey tarafından yaptırıldığı belirtilen bu medrese, yüzyıllar boyunca ilim ve eğitim hayatının önemli merkezlerinden biri olmuş. Binlerce talebenin kapısından geçtiği, derslerin yapıldığı, âlimlerin yetiştiği bu yapı bugün hâlâ geçmişin sesini taşıyor.
Hakkâri’den ayrılırken geriye güzel manzaralar kadar, güzel insanlar bırakıyoruz. Bu güzel yolculuğa eşlik eden Hakkâri Tanıtım ekibinden Hamza ağabeye, kıymetli eşine ve evlatlarına; Derecikli yazarımız Bülent Duyan’a, Şivan Ekici’ye, Osman Özer’e ve yaylada bizi sofralarına buyur eden Berivanlara gönülden teşekkür ediyorum. Tabii en büyük teşekkür yol arkadaşım, dostum Lavin’in babasına… Her biriniz bu yolculuğun ayrı bir hâtırası oldunuz. Hakkâri’den ayrılıyoruz ama gönlümüzün bir tarafını burada bırakıyoruz. Kalın sağlıcakla, güzel insanlar…