‎Değerlerin toplum için anlamı nedir? Bir insanın yaşamını şekillendiren davranışlarının bütünlüğü, elbette sahip olduğu ilkelerle bütünüdür. Bundan dolayı insanın kendini ifade edebileceği yükümlülüklerinin toplamı, onun karakteristik özelliklerini gösterir. Geçmişten günümüze tartışılan bir konu olması itibarıyla, iyi bir vasfa sahip olan bireylerin davranış modelleri sürekli tartışılagelmiştir.

‎Ahlakın övdüğü bütün davranış kalıpları, evrensel ahlak yasası üzerinden toplum normlarını oluşturan, “iyi birer birey olma” yolunu gözeten yaklaşımların bütünü olarak bize kendini kanıtlama gereği duymuştur. Bu değerlerin ortaya çıkması, erdemli bir toplum olma gerekliliğini doğurur. Bu da bize genel geçer yargıların anlamlılığını, özne ve nesne ilişkisi üzerinden ifade eder.

‎Bu yargıların sübjektif olduğu üzerinde durulmaz. Bize göre öznel bir yargının yorumlayacağı nitelendirmelerin hangi yönde olduğu önem kazanmaktadır. Bütün bu düşünceler, bizim kabul ettiğimiz eylemlerimizin ölçütü olarak değerlendirilmesi sonucunda ortaya çıkar.

‎Toplumun isteklerine hitap eden, bizi benliğimizin uysal davranışlarına bağımlı kılacak her türlü davranıştan yoksun olma gerekliliğini anlatan davranışlar, birey tarafından temsil edildiğinde erdemli toplum gerçeğini yaratacak vasıflara sahip olmamızı sağlar.

‎Benliğimiz, yargılamalarımız kendi gerçekliğimizi ifade eder. Bilinçaltında yatan gerçekliğin saklı olduğuna karşılık, bu durumun hangi koşullarda ortaya çıktığı da önem kazanmıştır.

‎Yaşadığımız toplum gerçeğini kabul ederek, toplumun katı kurallarına bağlı olduğu, gelişmemiş bir zihniyetin hegemonyasında oluşturulan hiçbir davranıştan gelişim ve ilerleme sağlanamayacağı ortadadır. Yaşadığı zamanın koşullarına uyum sağlayan bir toplumun öncülüğünde kurulan her eylem, “davranış algılama modeli” olarak yaşadığı gerçekliği bir ileri seviyeye taşır.

‎“Kendini aşmamış bir zihniyetin herhangi bir niteliğe sahip davranışlarının topluma zarar vereceği bilinen bir gerçektir. İlkellikten medeniyete geçiş, gerici bir zihniyete karşı bireyin yeniden yapılandırılmasıyla, özverili bir duruş sergilemesiyle mümkün olacaktır. Yüzleşmediğimiz gerçekliğimiz, bu ilkesellik, elbette bizim dürüst olmamızla mümkündür.”

‎“Gerçek korkutucudur.” der Nietzsche. Tarihi süreç içerisinde her olgu, farklı adlandırmalara bağlı olarak gelişimini tamamlar. Felsefenin yanında dinin kaynak olarak alındığı düşünülürse, bu algılamaların gözle görülür bir gerçekliğe sahip olduğu söylenebilir.

‎Kutsal kitaplarda yalanın “kötülüğün temsilcisi” olduğu ifade edilir. Bütün dini kaynaklarda, yalan söylemenin kötülük kavramıyla bağdaştırılan yaklaşımları mevcuttur. Modern ilkeler elbette dürüstlük temelinde gelişerek, eylemlerin sözlerle bütünleştiği ve kitlelerin kabulüne dayanan bir algıyla devam etmesiyle belirli bir sürece girmiştir.

‎Birey, kendini tanıyan, erdemli bir kişiliğe sahip bir insan olarak dürüst olmak zorundadır. Toplumun ihtiyaçlarını, yaşadığı koşulların etkisi altında kalmadan, geleceği kurgulayarak anlamlandırmalıdır. Bu durum, kişinin ortak algıya kendini adayan birisi olmak yerine, kendi iradesiyle anlam üreten bir birey olmasını gerektirir.

‎Karakterini erdemli olma önceliğine bağlı yaşayan bir kişi, her zaman yaşadığı koşullarda aşırılıktan kaçınır ve orta yolu bulma anlayışı içerisinde yaşar. “Birleştirici bir özelliği kendinde mümkün kılmakla sorumludur.” der Aristoteles.

‎İyiliği temsil eden yaklaşım, aşırılıktan kaçınma davranışlarımızın erdemle yorumlanma biçimidir. Hiçbir şeye tahammül edilemeyen, günümüzde holiganlaştırılan zihniyetlere karşı algılarımızın insani temelde olgunlaştırılmasına aracılık edilmesini telkin kılar.

‎Kişileri kutsallaştırmakla kendimize duyduğumuz hiçliğin esasında hiçbir anlam taşımadığı anlayışını yaşamımıza temellendirmemiz gerekir. Kişinin davranış mesuliyeti kendisidir. Her birey, yaptığı davranışların sorumluluğunu ve yükümlülüğünü alma hakkına sahiptir. O davranışların yükümlülüğünü başkalarına indirgeme hakkını, başkalarının aidiyetlerine bağlı kılmaz.

‎Birey, ortaya koyacağı bütün kişilik özelliklerine karşı bir sorumluluk almakla yükümlüdür. Yaşadığımız dönem, bu icraatların kişilik vasfının tartışılageldiği bir dönemdir. Bu dönemde bireyin kendini gerçekleştirmekten aciz, başkalarının benliği üzerine söz hakkı sahibi olabilme yetisini kendinde gördüğü bir dönemden söz etmemizi mümkün kılar.

‎Kişinin birey olarak var olma vasfını başkasına emanet ettiği iradenin teslimiyeti, kişinin bütün doğasına aykırıdır. Başkasının senin adına düşünebilme hakkı yoktur. Kişiliğini tamamlayan birtakım işlevlerden yoksun kalan benliğin mağduriyetine sebep açan gelişimimizi tamamlamamız, bizi doğamıza aykırı bir sürece yorar.

‎Kişisel gelişim kavramı bu denli bir öneme sahip olduğundan, karakteristik özelliklerimizin ruhsal yaradılışımıza uygunluğu ileriki aşamada yaşamsal problemlere ya da toplum ilkelerinin zararlı değişime uğrayarak olumsuz bir durumla karşılaşılmasına sebep olacaktır.

‎Bireyin vasfının toplum nezdinde anlam kazanması, içinde yaşadığı çoğunluğa bir katkı sağlaması ve ruhsal yönden tedaviye muhtaç bir kişiliğe sahip olmaktan uzak olması sayesinde yerine getirilebilir.

‎Toplumun ileri derecede hasta olduğu, davranış bozukluklarının oluşum sebebinin yadsındığı bu durum, ruhsal ve bedensel bir çekişmenin sebebi değil midir?

‎Bize kendimizden önce başkalarını önemsemenin gerekliliğinin anlatılması, varlığımıza duymamız gereken sevgiden bizi mahrum bırakır. Başkalarının isteklerine irademizi teslim etmemize gerekçe oluşturur.

‎Modern toplumda bir insandaki en önemli davranış biçimi dürüstlüktür. Kendimizle barışık olmamızdan geçer. Anatole France, Tanrılar Susamışlardı adlı eserinde, “Erdemi sevmek lazım ama bunu sadece insanların rahat yaşayabilmek amacıyla uydurdukları basit bir çare olduğu gerçeğini de akılda tutmak gerekir.” diyerek kendimizi kandırma gerçeğine bir örnek vermiyor mu?

‎Yaşadığımız toplumda anlamını yitirmiş değerlerin, tarihin çöplüğüne atılmış anlamsız safsataların yeniden gün yüzüne çıkarılması ve bunun medeni bir kimlik oluşturduğu iddiası, bize modern bilimin ve evrensel bir felsefenin sunulmaya çalışılması saçmalıktan başka bir şey değildir.

‎Bu durum kişinin yoksunluğunun aracıdır. Bu durum, İngilizlerin periyodik cetveli bir armağan olarak Hintlilere sunması gibidir. Ülkenin özgürleşmesinden sonra, bu tablonun herhangi bir öneme gereksinim duyulmadığının görülmesi sonucu oluşan durum ile bizim toplumumuzun tüketim toplumuna elverişli hâle gelmesi ve kolaycılığa kaçılması arasında bir benzerlik yok mudur?

‎Yabancı bir kültürün kötü yönlerinin örnek olarak alınıp ileri bir gelişim seviyesine ulaşılamaması durumudur. İçinde yaşadığımız toplum gerçeğinde, üretim endeksli bakış açısının bizde bulunmaması ve bunu düşünce yapımızda kurgulayamamamız, bugün yaşadığımız koşullarla iç içe bulunma durumunda kalmamıza sebep olmaktadır.

‎Dürüstlük bir erdemdir. Kendimize karşı gösterdiğimiz sevgiyi, başkalarını anlamaya ve değer vermeye başladığımız anda, kendi gerçekliğimizle karşılaşmış oluruz.

‎Varlık gösterdiğimiz yaşama karşı doğamızın bize verdiği ilkeleri benimseyerek, algılamalarımızı toplumun içerisinde bulunduğumuz koşulların özünde anlamlandıracak bazı ilkeler ışığında biçimlenmemiz gerektiğini göreceğiz.

‎Başkalarının bizim için ne düşündüğü önemli değildir. Birey olarak var olduğumuz gerçekliğine kendimizi adamamız gerekir.

‎Geleceğin, kurulan ütopik tasarımın gelişmeye elverişli, erdemli bir toplumun önceliği olmasıyla sağlanacağı kurgulanan bir gerçekliktir.