Bu yazıyı Efkâr Dağı’na karşı kaleme alıyorum. Efkâr Dağı, Şemdinli’in sırtını dayadığı abi gibi duruyor.

Şehir, sırtını Efkâr’a dayamış kadim kültürü ile yaşamaya, yaşatmaya devam ediyor. Şehr-i Şemdinli ‘yi her açıdan gözetleyen, koruyan, kollayan bu dağın şahitliklerini hiç merak ettiniz mi? Ben ettim. Ediyorum. Acaba kaç sevdaya ev sahipliği yapmıştır? Kaç âşık dönüp hayaller kurmuştur Efkâr Dağı’na bakarken? Kaç acıya, ayrılığa, üzüntüye “alâ ‘aynî wa ra’sî” demiştir? “Başım gözüm üstüne…”

İşte bu yazımızda her acıya, ayrılığa Arapların dediği gibi “başım gözüm üzerine” diyen âşıkları, aşkları konuşacağız. İstanbul’larda, Paris’lerde, Babil’lerde, Bağdat’larda aşk, Doğuda üçüncü kıyamettir. Aşkı konuşacağız. Doğuda ordusuz, askersiz, kılıçsız, kınsız teslim alan, savaşsız aman dileten aşkı…

Bu toprakların hikayeleri aşksız, aşkları da acısız olmaz. Ölümün, aşkın imdadına yetiştiği yerdir buralar. Ahmedi Hani’nin kaleminden bize kalmış Mem u Zin’i de konuşsak, halk dilinde efsaneye dönüşmüş Zembilfıroş’u yahut Kerem ile Aslı’yı da konuşsak bir labirent misali dönüp dolaşacağımız yer yine aynı kapı olacak: Acı, kıyamet, hicran ve hüzün…

Zin’i yıllarca Mem’den ayıran Beko değil, aşktı. Aslı’yı Kerem’den kaçıran keşiş babası değil, aşktı. Zembilfıroş’u kalenin burçlarından attıran Hatun Han değil, aşktı. Bu topraklarda aşk; bir duygu, değişim veya başkalaşımdan çok; bir imtihan, bir acı sefası ve kurtlar sofrasıydı.

Buralarda ölüm fermanları dizilir âşıklara ve aşklara. Buralarda aşk varsa ölüm vardır. Ayrılık kol gezer bu topraklarda.

Mem, Zin’i görmüştü bir zamanlar bu topraklarda. Zin de Mem’i görür. Âşık olmuşlardır birbirlerine. Aşktan habersiz toplumda âşıklar heba olurmuş. İki âşık çok geçmeden ayrı düşer. Mem Beko’nun türlü oyunlarıyla hapse atılır. Zin ise bir mahkûm hayatı yaşar. Yıllar yılı birbirini göremeyen bu iki âşığın imdadına ölüm yetişir. İki âşık birbirlerini gördüğü o ilk an son nefeslerini verir ve yıllar sonra onlardan geriye aşk kalır; bu topraklarda hiç anlaşılmamak üzere…

Zembilfıroş, serveti elinin tersiyle itip yanına karısını ve iki çocuğunu alıp başka diyarlara gitmiş ve gittiği yerde helalinden zembil yapıp satarak ailesinin geçimini sağlamıştı. Gittiği topraklarda Hatun Han adında soylu bir hanımın dikkatini çekmiş ve onu etkilemişti. Aşkın da ne yapacağını şaşıran Hatun, her türlü yolu dener, tüm imkânlarını seferber eder ama bir türlü aşkına karşılık bulamaz. Zembilfıroş’u ikna edemeyen Hatun Han, Zembilfıroş’un karısını ve çocuklarını öldürür. Gizlice Zembilfıroş’un otağına girer, yatağına uzanır. Zembilfıroş, akşam otağa döner ve durumu anlayınca otağdan hızlıca çıkar, kendini kalenin borçlarından aşağı atar, canına kıyar. Bir aşk daha zalimin eliyle böyle canlar almaya sebebiyet vermişti ve bu aşktan da geriye Zembilfıroş’un ve Hatun Han’ın şiire dökülmüş karşılıksız aşkı ve birkaç parça can kalmıştı.

Yazımızın son örneği; Ağrı’da geçen ve Bağdat’ta biten acı bir aşk hikâyesi… Kerem delikanlı ve yakışıklı bir Müslüman gençti. Aslı ise Ermeni keşiş bir babanın kızıydı. Kerem ile Aslı birbirlerini o kadar çok severler ki ünleri ve şanları bütün bir diyara yayılır. Keşiş baba, kızını Kerem’e verme niyetinde olmayacak ve bir sabahın seherinde kızını da alıp diyar diyar kaçmaya başlayacaktı. Anadolu’yu boydan boya dolaşan keşiş baba, yanına kızını alarak bir aşkın katilliğini yaptığını tabii ki biliyordu. Hangi şehre giderse gitsin arkalarından Kerem’in geldiğini bilen keşiş baba, kurtulamayacağını anladığında Bağdat’ın en meşhur büyücüsüne bir büyüğü yaptıracaktı. Her zorluğu atlattığını zannedip evlenen Kerem ile Aslı’nın verecekleri tek bir şey kalmıştı; canları… Evlendikleri gün gerdek gecesinde Aslı’nın düğümlerini ne yaparsa yapsın çözemeyecek olan Kerem, öyle bir “ah!” edecekti ki bu “ah!”, onu yakıp kül edecekti. Bir tutamıyla da Aslı yanıp kül olacaktı…

Bu ve benzeri hikâyeler, okuya yaza bitmez. Güneşin doğuşu gibi acının doğuşuna şahitlik yapar bu topraklar. Bu topraklarda aşk ne zaman baş kaldırdıysa acıyla hemhâl olmuş, dost olmuştur. Aşkın harladığı âşıkları, acı soğutmuştur. Aşk bir yanma ise, acı soğuk bir ürpertidir. Buralarda aşk ölüme “lebbeyk!” demekse, aşka ve âşıklara “hücum!” diyerek başlamıştır amansız savaşlar. Oysa “aşk 72 dinde aynıdır.” Aşkın şeriatı, hukuku, kanunu, kalıbı yoktur. Aşk aşktır.

Bir cana kıymanın bedeli kısastır lakin öldürülen kişinin ailesi, katili affedebilir yahut diyet karşılığında meseleyi kapatabilir. Peki aşkın katilleri? Aşkı heba ve israf edenlerin cezası neydi? Âşıklara aşkından dolayı zulmedenlerin, kavuşmalarına engel olanların alacağı karşılık neydi? Diyetleri neydi? Hiçbir şey. Çünkü buralarda aşkın ve âşıkların hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Aşka ayrık otu muamelesi yapılan bu topraklarda, hiçbir aşk ve âşık yaşayamaz, yaşanamaz yaşatılamaz…