Derecik aylardır başka bakıyor. Dağlar yerli yerinde, rüzgâr bildiğimiz rüzgâr ama gözlerde bir eksiklik var.

Bakışlarda bir yetimlik… Sanki bu topraklar, her sabah babasız uyanıyor gibi. Çünkü Hasan Dinç gittiğinden beri Derecik’in yüzünde tanıdık ama ağır bir hüzün duruyor. Bu hüzün sıradan bir ayrılığın değil; alışılmış bir elin, güvenilen bir omzun, “buradayım” diyen bir sesin eksikliğinin hüznü.

Hasan Dinç, Derecik’ten ayrıldıktan sonra, Derecik babasını kaybetmiş bir yetim gibi kaldı. Yetimler çok şey öğrenir; susmayı, beklemeyi, içine gömmeyi… Derecik de öyle yaptı. Konuşmadı belki ama her taşında, her sokağında, her sabah açılan dükkân kepenklerinde bir eksilme vardı. İnsan bazen bir kişiyi değil, bir dönemi özler. Bir anlayışı, bir merhameti, bir adalet hissini… Derecik bugün tam da bunu yaşıyor.

Şimdi bu topraklarda başka bir rüzgâr esiyor. Kavuşma rüzgârları… Hızlanan, güçlenen, kendini hissettiren rüzgârlar. Artık kavuşma rüzgârlarının vaktindeyiz. Sıla kokusu var havada, vuslatın ayak sesleri var sokak aralarında. Büyük bir değişimin, daha derin bir toparlanışın fısıltısı dolaşıyor Derecik’in üzerinde.

Yetimlik sonsuz değildir. Sabırla yoğrulmuş her bekleyiş, bir gün karşılığını bulur. Derecik’in bekleyişi de öyle. Bu bekleyiş bir boşluğun değil, bir umudun bekleyişi. Çünkü bu topraklar, kendisini anlayanı, derdini bilenleri unutmaz. Ve bu topraklar, gidenin ardından ağıt yakarken bile dönüş ihtimalini kalbinin bir köşesinde saklar.

Bugün Derecik özlüyor. Yarın muhakkak kavuşacak. Ve o gün geldiğinde, bu yetim bakışlar yerini yeniden güvene bırakacak. Çünkü bazı isimler sadece bir insanı değil, bir hissi temsil eder. Ve bazı ayrılıklar, aslında dönüşün en sessiz başlangıcıdır.

Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyenler bilsin ki, bu millet unutmaz. Unutmadı, unutmayacak. Bu toprak, hak yiyenleri bağrına basmaz; adaleti inciteni zamanın soğuğuna bırakır. Ve bir daha, yavuz hırsızlara ehemmiyet de vermez, önem de…

Zira itibar, ancak hakla, adaletle yürüyene yakışır…