1 Nisan 1995… Derecik’in bir bahar sabahı… Baharın takvimde açtığı çiçekler, o coğrafyanın sert dağlarına her zaman kolay uğramazdı.
Çünkü Derecik’te yaşamak; bazen dağlarla konuşmayı, bazen sessizlikle büyümeyi, bazen de hayata herkesten biraz daha erken olgunlaşmayı öğrenmekti. İşte Mahmut Dinç de böylesine çetin bir coğrafyanın bağrında dünyaya gözlerini açtı. Zorluğun içinden geçen insanların yüzünde beliren o vakur tebessümü, çocukluğundan itibaren taşıdı.
Ortaokulu bitirdikten sonra hafızlık için gurbet yollarına düştü. İstanbul’a gitti. Ardından Arapça tahsili… Medrese yılları… Sonra gönüllü belletmenlik… Üstelik hiçbir karşılık beklemeden. Çünkü bazı insanlar meslek seçmez; kendilerini bir davaya adarlar. Mahmut Hoca da öyleydi. Van’da görev yaptı, sonra yeniden memleketine döndü. Sadece ders anlatan bir hoca olmadı; öğrencilerinin derdini kendi derdi bilen, eksiklerini tamamlamaya çalışan, Kur’an’ı ezberletmekten önce sevdirmeye çalışan bir müderris oldu.
Onu tanıyanların dilinde ortak bir cümle vardı: “Kalp kırmazdı.”
Belki de bir insanın ardından söylenebilecek en büyük cümle buydu.
Boş konuşmazdı. Konuştuğunda ise kelimeleri acele etmezdi. Söylediği her cümle yerini bulur, dinleyeni ikna eder, gönlüne dokunurdu. Olaylara öfkeyle değil, ölçüyle yaklaşırdı. Gıybetten uzak durur, şüpheli gördüğü şeylerden sakınır, kimsenin şahsiyetini incitecek tek bir söz söylemezdi. Dünya malına gönül bağlamaz, elindekini paylaşmaktan çekinmezdi. İnşaat hâlindeki evine rağmen öğrencilerine destek olur, her cuma nöbetinde onları küçük ikramlarla sevindirirdi. Çünkü onun zenginliği cebinde değil, gönlündeydi.
Migren ağrıları bazen onu yerinden kaldırmayacak kadar şiddetli olurdu. Fakat o, acısını öğrencilerine yük etmezdi. Ayağa kalkar, dersine giderdi. Vazifesini eksiksiz yapmayı, kendi rahatının önüne koyardı.
Belki de en dokunaklı satırlar, ağabeyinin hafızasında kaldı.
Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki taziyede insanlar ağabeyini görünce, “Bu Mahmut hocanın ağabeyi olmalı.” diyerek sarılıyorlardı. O ise buna her seferinde yeniden kırılıyordu. Mahmut, ağabeyine hiçbir zaman “abi” demedi; hep “dayı” dedi. Aralarındaki bağ, hitaplardan daha güçlüydü. Her derdini önce onunla paylaşırdı. Son günlerde yine konuşmak istemişti. Israr etmişti. Fakat hayatın en ağır cümlelerinden biri gerçekleşti: Nasip olmadı.
Bir gün belindeki dayanılmaz ağrılar yüzünden sağlık ocağına giderlerken, evdekilere belli etmediği acısını arabaya biner binmez çocuk gibi ağlayarak ağabeyinin yanında yaşamıştı. Sonra da mahcup bir sesle, “Kimseye söyleme.” demişti. İnsan en çok, acısını emanet ettiği kişinin yanında çocuk olurmuş.
Ağabeyi bugün dönüp baktığında, “Benden küçüktü ama bana hep rehber oldu.” diyor. Ardından kulaklarında kardeşinin ölümünden birkaç gün önce ona söylediği o cümle çınlıyor:
“Ölüm sandığın kadar uzak değil.”
Bazı insanlar uzun yaşamaz; ama dolu yaşar. Mahmut hoca da geride sadece otuz bir yıllık bir ömür bırakmadı. Kırılmamış kalpler, yetişmiş talebeler, güzel hatıralar ve örnek alınacak bir karakter bıraktı. Üç yıllık evliliğine rağmen evlat sahibi olamadı. Fakat ardında bıraktığı öğrenciler, dokunduğu gönüller ve yetişmesine vesile olduğu insanlar, onun en kıymetli mirası olarak yaşamaya devam edecek.
Yaklaşık iki hafta geçti…
Ama bazı ayrılıklar günlerle ölçülmez.
Çünkü bazı insanlar toprağa verildikleri gün kaybolmazlar. Onlar; bir öğrencinin duasında, bir ağabeyin gözyaşında, bir annenin sessizliğinde ve hatırlayan herkesin vicdanında yaşamaya devam ederler. Mahmut hoca da işte onlardan biriydi.
Mahmut hocayı mesai arkadaşı ve dostu Ferhat Kaynak’a sorduğumda aslında tüm bu yazılanaları şu dörtlükle özetledi:
“Seni anlatmak istiyorum ama hangi kalem buna yetebilir? Seni anlatmak istiyorum ama hangi kâğıt buna yetebilir? Seni anlatmak istiyorum ama ben seni nasıl anlatabilirim ve anladım ki seni anlatmak için ancak sen olabilmeliyim.”
Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet, makamı âli olsun. Geride bıraktığı güzel isim, onu tanıyanların gönlünde uzun yıllar yaşamaya devam etsin.