Mesif yokuşlarından ağır ağır aşağı inerken yol bizi yalnızca başka bir coğrafyaya değil, başka bir zamana taşıyor.
Gerdiyed Jerî yerleşiminde Gerdiler yaşıyor. Ovanın sonsuzluğu ile dağların vakur sessizliği birbirine karışıyor. İnsan, sanki Mezopotamya’nın binlerce yıldır yarım kalan cümlelerinin arasından geçiyor.
Biraz sonra Duhok sınırını belirleyen köprüden geçiyoruz. Herir’den rotamızı Shexan tarafına çeviriyoruz. Yaklaşık iki saat sonra ulaşacağımız yer, yalnızca bir manastır değil; zamanın eskitemediği bir hafıza olacak.
Yol üzerinde bize kahve ikram ediliyor. Bu topraklarda kahvenin de bir dili var. Sağ elle uzatılan fincan, hürmetin ve misafirperverliğin sembolü. Sağ elle alınırsa gönüllü, sol elle alınırsa nazikçe reddedilmiş sayılıyor. Tek fincanın bütün misafirler arasında dolaşması ise aynı sofrada yalnızca kahvenin değil, muhabbetin de paylaşıldığını anlatıyor. Bazı gelenekler yazıyla değil, insanların kalbiyle bugüne taşınıyor.
Berdereş’e yaklaştığımızda bir başka güzellik karşılıyor bizi. Hazar Gölü’nü besleyen kaynaklardan birinin bu topraklardan doğduğunu öğreniyoruz. Bir damla suyun kilometrelerce ötede hayat olması gibi, bu coğrafya da yüzyıllardır nice medeniyetlere can olmuş.
Şimdi istikametimiz yaklaşık bin metre rakımdaki Maklub Dağı…
Tam otuz sekiz viraj…
Her viraj biraz daha göğe, biraz daha tarihe, biraz daha insanın içine çıkıyor. Yolun konforu dikkat çekici. Böyle kadim bir mirasa ulaşmanın bu kadar kolaylaştırılmış olması sevindirici. Tarihe sahip çıkmak bazen yalnızca onu anlatmakla değil, ona giden yolu korumakla mümkün oluyor.
Takvim 21 Temmuz’u gösteriyor.
Musul’a yaklaşık otuz kilometre uzaklıktaki Mar Mattai Manastırı’nın avlusundayız.
İlk bakışta taş duvarlar görülüyor.
Sonra sessizlik…
Ve o sessizliğin içinden konuşan tarih…
Ninova Vadisi bütün ihtişamıyla ayaklarımızın altına seriliyor.
Bu ovaya bakarken insan yalnızca manzarayı seyretmiyor; çağların birbirine omuz verdiği uzun bir yürüyüşü izliyor. MÖ 7. yüzyılda Asur Kralı Asurbanipal’in kurduğu Ninova Kütüphanesi, kil tabletlere bilgiyi emanet etmişti. Asırlar sonra aynı coğrafyada yükselen Mar Mattai Manastırı ise Süryanice el yazmalarını, İncil nüshalarını ve ilmî mirası koruyan sessiz bir sığınak oldu. Biri kile, diğeri parşömene yazıldı; fakat ikisi de Mezopotamya’nın hafızasını geleceğe taşıyan iki büyük emanetçi olarak tarihte yerini aldı.
Yaklaşık bin altı yüz yıllık bu yapının koridorlarında yürürken taşlara değil, zamana dokunuyormuş hissine kapılıyorsunuz.
Yukarı uzanan eski taş yol hâlâ dimdik ayakta.
Kim bilir…
Bu taşların üzerinden kaç hükümdar geçti, kaç keşiş yürüdü, kaç yolcu dua ederek ufka baktı?
Manastırın en yüksek noktasından Musul avuçlarımızın içine sığıyor. Baraj bütün açıklığıyla seçiliyor. Bu manzaraya bakınca, nice devletin ve ordunun neden bu topraklara hâkim olmak istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Çünkü bazen bir ovaya hâkim olmak, yalnızca toprağa değil, tarihe de hâkim olmak demektir.
Mar Mattai bugün de yaşıyor.
Burada hâlâ görev yapan papazlar var.
Çok yaşlı bir başpapazla görüşmek istediğimizde, sağlık durumu sebebiyle ziyaretçi kabul edemediğini öğreniyoruz. Avluda Süryani çocuklarının eğitim gördüğü bir mektep bulunuyor. Yaklaşık üç yüz altmış odadan oluşan bu büyük yapı bugün de hayatın izlerini taşıyor. Kimileri kendini ibadete adamış, kimileri dünya nimetlerinden uzak yaşamayı seçmiş. Gürültülü dünyanın ortasında, sessizliği tercih eden insanlar…
2014 yılında DEAŞ’ın bu dağı ele geçirmek için verdiği mücadeleyi düşündüğünüzde, manastırın bugün hâlâ dimdik ayakta durması yalnızca bir yapının değil, bir inancın ve bir medeniyetin direncini de anlatıyor.
Bazı şehirler konuşur…
Bazı dağlar konuşur…
Bazı yapılar ise hiçbir kelime etmeden insana şunu fısıldar:
“Ben tarihin kendisiyim.”
Dönüş yolunda Başıka yakınlarından geçiyoruz. 1992’den bu yana Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bulunduğu askerî kamp uzaktan görünüyor. Musul’un hemen yanı başında tarih ile bugünün aynı ovaya bakması, Mezopotamya’nın değişmeyen kaderini hatırlatıyor.
Biraz sonra yolumuz Bazara Sımelreş’e düşüyor. Siyahbıyıklılar Çarşısı…
İlk bakışta bir oto pazarı…
Biraz yaklaştığınızda ise başlı başına bir hikâye…
Sağlam araçlar da var, ağır hasarlılar da… Burada bazen bir otomobilin birkaç hayvan ya da birkaç kasa ürün karşılığında el değiştirdiğine dair anlatılanlar, ticaretin sadece parayla yapılmadığı eski zamanları hatırlatıyor.
Ertesi gün rotamız Çoman…
Berzeve Köyü’nü geçiyor, Pırda Zer’den Hacı Omeran yoluna sapıyoruz. Haci Omeran’da Şex Balekatye yerleşim yerinden geçiyoruz. Sırf burası için sayfalarca yazı yazılır. Bu topraklarda yaşayan herkesin inancını parsellemiş, prangalara vurmuş bir konu var. Buradan bidonlarca, tonlarca su “şifalı” diye alınıyor. Kimi hastasına kimi kendisine alıyor bu suyu. Özellikle böbrek taşına iyi geldiğine inanılan bu su, muhteşem bir inanç turizmi haline gelmiş bulunmakta.
Devam ediyoruz; solumuzda Werte’ye uzanan yol kalıyor. Werte, buraların turizm cenneti. Çoman, küçük ama diri bir dağ kasabası. Berdebük’e kadar ilerliyoruz. Ondan sonrası mayınlı arazi… Yol bitiyor; ama dağlar bitmiyor. Ayrılırken Helgort Dağı arkamızdan uzun uzun bakıyor sanki.
Bu yolculuk bana bir kez daha şunu öğretti:
Mezopotamya’yı anlamak için yalnızca kitapları okumak yetmez.
Onun suyundan içmek…
Rüzgârını dinlemek…
Dağlarının gölgesinde yürümek…
Taşlarına dokunmak gerekir.
Çünkü bazı coğrafyalar geçmişi anlatmakla kalmaz;
Geçmişi yaşatmaya devam eder…