Bazı yollar vardır, sizi sadece bir şehirden başka bir şehre götürmez.
Her virajında başka bir hikâye, her yamacında başka bir medeniyet, her suyunda başka bir hayat saklıdır. Erbil’den ayrılıp Soran bölgesine doğru ilerledikçe bunu bir kez daha hissediyorum. Dağlar yükseldikçe tarih de yükseliyor; yollar uzadıkça insanın zihni de geçmişe doğru yol alıyor.
İlk durağımız Cundiyan…
İlk bakışta sıradan bir mesire alanı gibi görünse de içine girdiğinizde bambaşka bir dünya karşılıyor sizi. Büyük bir havuzun içerisine oyularak oluşturulan bölümler ve bu bölümlerin içinde yeniden açılan küçük su gözeleri, insan eliyle tabiatın nasıl uyum içinde buluşturulabileceğinin güzel örneklerinden biri.
Buraya gelecek olanlara küçük ama önemli bir tavsiye vermeden geçemeyeceğim; terliksiz gelmeyin. Çünkü burada su sadece dere yatağında akmıyor. Merdivenlerden akıyor, yürüdüğünüz taşların arasından fışkırıyor, oturduğunuz yerin yanından geçiyor. Su, adeta buranın sahibi olduğunu herkese hissettiriyor.
En dikkat çekici ayrıntılardan biri ise ziyaretçilerin büyük çoğunluğunu Arap turistlerin oluşturması. Bölge turizminin geldiği noktayı görmek adına bu tablo oldukça dikkat çekici.
Ardından meşhur Ruwandız yokuşlarını tırmanıyoruz.
Bu yollar yalnızca araçları değil, hafızayı da yukarı taşıyor.
Yıllar önce Derecik’ten terörün ve yoksulluğun ağır yükü altında ayrılmak zorunda kalan birçok Rizeli ailenin ilk duraklarından biri olmuş burası. Bir göçün sessiz tanığı…
Ruwandız, yalnızca tabiatıyla değil, tarihiyle de konuşuyor. Bölgenin en eski yerleşimlerinden biri. Tasavvuf tarihinde önemli bir yere sahip olan ve bugün Şemdinli’nin Nehri köyünde medfun bulunan Seyyid Taha’nın bir dönem kaymakamlık yaptığı yer olması da buraya ayrı bir değer katıyor. Aynı zamanda peygamber soyundan gelen seyyid ailelerin, özellikle Berzenci ailesinin yoğun olarak yaşadığı merkezlerden biri.
Bazen bir şehri anlamak için taşlarına değil, yetiştirdiği insanlara bakmak gerekir.
Bir sonraki durağımız Bexal…
Daha ilk adımda insanı buz gibi bir su karşılıyor. Dağın içinden çıkan bu kaynak öylesine berrak ve öylesine soğuk ki birkaç fotoğraf çekebilmek için bile ayaklarınızı bu suya teslim etmeniz gerekiyor. Fakat birkaç saniyelik üşüme, geriye yıllarca unutulmayacak bir hatıra bırakıyor. Bexal’ın küçük çarşısının tam ortasından yine sular akıyor. İnsanlar ayakkabılarını çıkarıp suyun içerisinde yürümeyi tercih ediyor. Burada da Arap turistlerin yoğunluğu hemen hissediliyor.
İlginç bir ayrıntıya da şahit oluyoruz. Bazı otopark ve işletmelerde Arap ziyaretçilerden, Kürt ziyaretçilere göre biraz daha yüksek ücret talep edildiğini görüyoruz. Kimileri bunu ekonomik bir tercih olarak okuyabilir, kimileri ise bölge halkının kendi insanına gösterdiği küçük bir dayanışma örneği olarak değerlendirebilir. Bakış açısına göre değişen bir tablo…
Bexal’da en çok aklımda kalan ise dağların sessizliği oldu.
Öyle bir sessizlik ki insan, sanki dağların birbirleriyle konuştuğunu hissediyor.
Yol bizi bu kez Soran’a çıkarıyor.
İlk dikkatimi çeken şey insanlar değil, otomobiller oluyor.
Bir kısmında yeni Latin harfli plakalar, diğer kısmında ise eski Arap rakamlı plakalar…
Aynı caddede yan yana duran bu iki plaka, aslında yılların değişimini de gözler önüne seriyor. Kimine göre modernleşme, kimine göre geçmişten uzaklaşma… Yorum okuyucuya ait.
Soran pazarında oturduğum yerden başımı kaldırıyorum.
Bir tarafta Hasanbeg Dağı…
Hemen yanında Zoski…
Karşımda Hındıren…
Sağımda Korek…
Adeta tabiat kendi seyir terasını kurmuş.
Burada güneş Hındıren tarafından doğuyor, akşam ise Korek’in ardında kayboluyor.
Yaklaşık dört yüz bin nüfuslu Soran, bugün Irak Kürdistan Bölgesi’nin en hareketli merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Hacı Omeran ve Zet (Derecik) sınır kapıları, şehrin ticaretini her geçen yıl daha da büyütüyor. Ticaret yalnızca ekonomiyi değil, şehirlerin karakterini de değiştiriyor. Pazarın sıcağında içtiğimiz fıstık suyu ise bütün yorgunluğumuzu alıyor.
Herir…
Soran’ın hareketliliğinden sonra bambaşka bir atmosfer…
Şehir düz bir ovaya yayılmış. Arkasında yükselen dağ ise adeta bütün yolların ağabeyi gibi.
İlk bakışta karmaşık görünüyor. Fakat biraz yürüyünce bu karmaşanın içinde tuhaf bir huzur olduğunu fark ediyorsunuz.
Dar sokaklar…
Eski dükkânlar…
Seyyar satıcıların sesleri…
Cüzdandan tespihe, tokadan tamir malzemelerine kadar aradığınız her şeyi bulabileceğiniz küçük tezgâhlar…
Bazı kaldırımlarda yürümek bile güçleşiyor.
Herir, Soran’dan en az beş-altı derece daha sıcak.
Yer adeta sıcağın altında nefes alıyor.
İnsanlar gölgeleri paylaşarak yürümeye çalışıyor.
Burada Xanzad’ın anlatısı yine karşıma çıkıyor.
Heykeline bakıp içimden sessizce şöyle diyorum:
“Selam sana büyük kraliçe…”
Dükkân sahiplerinin tevazusu dikkat çekiyor.
İnsanların hâl ve hareketlerinde daha muhafazakâr bir yaşam hissediliyor.
Giyim kuşam da bunu doğruluyor.
Ancak bir başka gerçek daha var…
Elektrik…
Herir’de günün büyük bölümünde elektrik kesintisi yaşanıyor. Bölge halkı bunun artık hayatın bir parçası hâline geldiğini anlatıyor.
Günün sonunda buranın meşhur sokak lezzeti Lefe’yi sıcak sıcak fırından çıkan ekmeğin arasında yiyoruz.
Belki yediğim en pahalı yemek değil…
Ama en unutulmazlarından biri.
Karşımda uzanan büyük Herir Ovası’na bakarken içimde tarif edemediğim bir hüzün oluşuyor.
Bu hüzün, buradan ayrılmanın hüznü değil.
Bazı insanlarından ayrılmanın hüznü…
Bazen insan bir coğrafyayı dağları için değil, içinde bıraktığı birkaç güzel insan için özlüyor.
Yolumuz daha bitmedi. Belli oluyor ki bu yol, insana sadece kilometre kat ettirmiyor; tarih, kültür ve insan arasında uzun bir muhasebeye de çıkarıyor.
Önümüzde Mezopotamya’nın binlerce yıllık hafızasını taşıyan yeni duraklar, Maklub Dağı’nın eteklerindeki Mar Mattai Manastırı, Berdereş ve Çoman var.
Bir sonraki “MEZOPOTAMYA’NIN KONUŞAN YERLERİNDEN NOTLAR 2” yazımızda görüşürüz…