Temmuz sıcağının bizi derdest ettiği, esir aldığı haftaları yaşıyoruz.
Şehir, insan, hayvan, doğa, taş, bu bunaltıcı sıcağın pençesinde. Günlerden 12 Temmuz. 2026, kışı çok geç atlatıp ilkbahara çok kısa bir “merhaba” dedi ve yaza geçti. Yaz buralarda şedid tarafını fazlasıyla gösteriyor.
Gözlerimizi buralarda 1 Temmuz sabahı hâlâ var olan o doğal ve samimi bir hayata açıyoruz. Her sabah gözlerinizi açarken kulaklarınıza bir eskicinin, sokaktan geçen bir seyyar satıcının o tiz sesi misafir olabilir. Balkondan dışarı baktığınızda asfaltı eriten sıcak ve seyyar satıcılardan başka kimseyi göremezsiniz. İşte biz böyle bir sabaha uyanıyoruz.
Erbil’in yaklaşık 105 km uzağında ve yaklaşık 2 saat uzaklığında olan Diyana Soran’dan kalktığınızda akşamüzeri olmuştu. Sıcak etkisini kısmen de olsa yitirmişti. Tabii, bu Erbil için söylenemezdi.
Erbil’e doğru seyir halindeyken bu toprakların en uzun ilçesi Halifan’dan geçtik. Çok uzun çarşısı ve uzun bir coğrafyaya yayılmış yerleşim yeri olmasıyla dikkat çekiyor. Yol üzerindeki Xanzad Kasrı (x harfini ğ okuyun) gözlerimizi kamaştırdı. Hakim bir tepeye kurulmuş bu kasrın tarihini kısaca araştırdığımda karşıma muazzam bir tarih şahitliği yapmış bu eserin çıktığını öğrendim.
Xanzad Kasrı yahut Xanzad Kalesi, 1500’lü yıllarda ataerkil toplumun ayyuka çıktığı bir coğrafyada Soran Emirliğinin prensesi Xanzad tarafından Erbil ile Şaklava arasındaki tarihi yol üzerinde, Pirmam Dağı ile Xanzad Dağı arasında stratejik ve görkemli bir kale olarak günümüze ulaşmıştır. Soran Emirliği‘ni ataerkil bir toplumda büyük bir cesaret ve zekâ ile yöneten Prenses Xanzad, bölgede birçok yol, köprü ve kale inşa ettirmiş ve dile kolay 50.000 kişilik orduya komutanlık yapmıştır. Ne dediğinizi duyar gibiyim. Evet, kadın başına! Kadın haliyle!
Erkek kardeşi Mir Süleyman’ın zehirlenerek öldürülmesinden sonra yıllarca başarıyla Soran Emirliğini orta Çağ’da ve bu coğrafyada başarılı şekilde yöneten Xanzad, bu kaleyi başkent Erbil’i korumak ve bir savunma üssü oluşturmak için yaptırmıştır. 40 metre yüksekliğinde hakim bir tepeye yaptırılan bu kale, doğal taş ve alçı (harç) kullanılarak iki katlı ve dört köşesinde dairesel savunma kuleleri bulunduracak şekilde inşa etmiştir.
Bölge yakınlarında bulunan köyden de dolayı Banaman Kalesi diye geçen Xanzad Kalesi, yıllara meydan okurcasına ve tarihe şahitlik edercesine ayakta duruyor. Erbil Arkeoloji Müdürlüğü tarafından 2007 yılında aslına uygun olarak restore edilmesi, Türkiye’de, bizim tarafta tarihi eserleri restore edeceğiz diye mahvedenlere bir ders olabilir.
Erbil’e bir akşam ezanıyla giriş yapıyoruz. Hava 38° ve akşam bile aman vermeyen sıcak, insanı bunaltıyor. Yüzyıllardır bu asil beldede okunan ezanlar, bu şehrin asilliğini sinesinden barındırmaya devam ediyor. Osmanlı ve İslam medeniyeti bu asil şehrin üzerine biraz daha eğilseydi acaba nasıl olurdu? Bu soruyla zihinlerimizi meşgul ederken Erbil’e giriş yapalım.
Erbil’in tam girişinde, sağ tarafında “Ortadoğu’nun en büyük Amerikan Konsolosluğu” bize soğuk ve samimiyetsiz bir “hoş geldin” diyor. İran’ın füzelerine karşı Erbil şehrinin muhafızlığını yapan hava savunma sistemleri gözümüze çarparken çevre yolundan çarşı merkezine doğru ilerliyoruz. Mısır ve buğday tarlaları eşliğinde şehrin içinde adeta küçük bir yapay şehir olan Empire’yi gördük, gezdik. Kapitalizmin Erbil şubesi olan bu sıkıcı ve sığ yerin ne amaçla yapıldığını sormama gerek kalmadan hemen yakınında yeni yapılan milyonluk villaları hatırladım.
Şehrin merkez caminde akşam namazını edâ etmenin ferahlığıyla şehri kalenin burçlarından izlemek için kale tarafına çıkıyoruz.
Erbil sıcağının en büyük sebeplerinden biri yeşil alanların yoksunluğu. Nihayetinde fark edilen bu yoksunluk, şehrin en büyük yeşil alanının yapılmasını sağlamış. Sami Abdurrahman Parkı, bu yeşil alanların en büyüğü. Sami Abdurrahman, Kürt Bölgesel Yönetiminde Başbakan yardımcılığı, milletvekilliği yapmış önemli bir şahsiyetti. 1 Şubat 2004’te Erbil’in tam merkezinde Kurban bayramının birinci gününde bombalı saldırı ile yanındaki birçok kişi ve halktan bir kesim ile birlikte şehit düşen Sami Abdurrahman ‘ın ruhunu şâd ve yâd etmek için Erbil’deki en büyük ve en bilinen yeşil alanına bu şehidin adı verilmiş.
Huzurlu bir kargaşanın hakim olduğu bu kadim şehrin ara sokaklarında kelimenin tüm samimiyetiyle; hayat var, hâlâ var. Dövizciler, deste deste paraları tezgâha koyuyor, kimisi yanındaki esnaf arkadaşı ile sohbete dalıyor, kimisi başka bir şeyle iştigal. İnanılmaz bir görüntü. Dünyanın hiçbir yerinde bu sahneye şahit olamazsınız. 15 sene önce geldiğimde İbrahim Tatlıses onlar için “imparator”du, hâlâ öyle. Yüzyıllardır Erbil kalesinin surlarına kaç âşık aşkını haykırmıştır, hâlâ haykırmaktadır. Yıllar yılı önce kalenin dibindeki meşhur Borçlular dükkânı ( Dukana qerdara) nasıl doluysa hâlâ dolu. Sultan Muzaffer caddesinin bitimine doğru gittiğinizde meşhur bir dondurmacı var. Dondurma deyip geçmeyin. İhsan Abi, “20 sene önce gelmiştim bu mekâna” deyip “kaç senedir buradasınız?” sorusunu sorunca “43 yıldır bu mekândayız” cevabını aldı. Dondurmanın da kadim kültürü var bu topraklarda. Bu mekâna yolunuz düşerse “kesk u spi” deyip kapta dondurmasını yiyin, yemeden şehri terk etmeyin. Teknolojik aletlerin satıldığı Kutrî Selam Çarşısı ve güvercin heykeli, uzun zamandan beri vardı, hâlâ var. Oraya yakın bir ara sokakta, esnafından yerel halkına kadar sormamıza rağmen hakkında bir türlü bilgi alamadığımız bir mezar var. Anlaşılıyor ki yüzyıllar boyunca türbe olarak kullanılmış, şimdilerde hayatın doğal akışında, bir kaldırımın kenarında bu bîkesin (kimsesiz) mezarı yüzyıllardır vardı, hâlâ var. Erbil’in tarihi çarşısı Kayseriyye Çarşısı (qaysare bazar), ortaçağdan beri ve özellikle Osmanlı’nın halifeliği almasıyla Erbil’i de topraklarına katıyor ve bölgenin önemli ticaret merkezlerinden biri oluyor. Olmaya da devam ediyor. Çarşının içinde bulunan Sultan Muzaffer türbesi, Sultan Muzaffer’in 12. Yüzyılda şehrin imarına, sosyal kurumlarına ve kültürel hayatına yaptığı katkısından dolayı anılmaya ve anlatılmaya devam ediliyor.
Günü Erbil’in en meşhur kebapçısı Yasin Kebap’ta, sanatvâri bir sofrayla bitirdik. Seyahate ve afiyete “elhamdulillah” dedik.
Erbil’e baktığınızda bir şehir değil, bir şahit görürsünüz. Sümerler’den İslam medeniyetine, eski hükümdarlardan bugünün insanlarına kadar uzanan bir tarihi görürsünüz.
Ezcümle; kadim binaları, tarihi yerleri, tezgâhını bırakıp namaza gidenleri, Kutrî Selam Çarşısı, Sultan Muzaffer caddesi ve içinde barındırdığı tüm sırları ile tarihe “eşhedu” diyen şehriyâr Erbil. Bir dostun ifadesiyle Hewler’a rengin…
Allah, bu vefalı şehri ve şehirlileri korusun.