(Naci Güven anısına...)

Ömrümün en hüzünlü ağustosu.

Giderayak yine yaptı yapacağını ağustos!

Merzan’a bu yıl erken geldi hazan.

“Erken gelen ölüm, baharda dökülen yapraklar gibidir; dalını hüzne boğar.”

Her ölüm erken midir?

En son da gitmesi gerekenlerin acelesi nedir?

Azrail, merhamet yokmu dur?

“Ölüm gerçekten sana yakışmadı”

Laf olsun diye söylemiyorum.

O tabutta taşınan Naci Güven olamazdı!

Küllü nefsin zaikatü’l-mevt.

Acaba bazı canlılar biraz geç tadamaz mı?

Tanıdığı, dokunduğu her kalpte derin izler bırakan Naci Güven, ani ve çok acı bir şekilde aramızdan ayrıldı.

Ailesi, sevenleri ve tanıdıkları açısından son derece ani ve şok etkisi yaratan bir ayrılık.

“On parmağında on marifet” sözünü tamamıyla sırtlayabilen bir kişiliğe sahipti.

Bayram namazında müezzin oluyor. Hemen akabinde düğünde halay başını çeken kişi oluyordu.

Gelin almaya onun sesi ile gidilirdi.

Bir anda sazı ile “dengbej” oluveriyordu.

Merzan’da kimse ondan iyi futbol oynayamazdı.

Memurluktan artan zamanının çoğunu amatör futbola adadı.

Onunla beraber büyümüş herkesin kulağında onun sesi var.

Olağanın biraz üstü bir yetenek.

Yediden yetmişe herkesin hayran olmaması imkansızdı.

Yaşamı uğranda ölecek kadar seven “bu adam” kimdi?

Onu farklı kılan neydi?

Bütün bu sorular cevabını beklerken, o aramızdan sessizce ayrıldı!

"İyiler fazla yaşamaz. Onlar başkalarının kötülüklerine ve haksızlıklarına dayanamayacak kadar hassas yüreklidirler”

Dostoyevski, 1861 yılında böyle bir tespitte bulunmuş.

Ben ömrüm boyunca bu sözün gerçekleştiğine defalarca tanıklık ettim.

“Daha çok erkendi” sözünü samimiyetle sarf ettiğimiz ne çok ölüme rast geldik.

Peki üzülmekten başka ne yapıyoruz?

Yaşarken bu insanları toplumda hak ettikleri yere konumlandırabiliyor muyuz?

Maalesef ki hayır!

Dünya malını, dahası parayı öncelediğimiz den bu yana insana kıymet vermeyi unuttuk.

Malın mülkün telaşı, hengamesi içinde hem insanlığı hem de insanları sürekli öteledik.

Bir araya gelip, sazlı-sözlü sohbetler edip, demli çaylar içmeyi unuttuk.

İmeceyi, ev ziyaretlerini unuttuk.

Varsa yoksa, arabalar, binalar, arsalar...

Bütün bunları düşündüğümüz zaman “iyilerin” neden erken ayrıldığını anlamakta güçlük çekmememiz gerekir.

Bilim, bir insanın hayatı boyunca seksen bin insanla dolaylı veya direkt olarak olarak tanıştığını ortaya koyuyor.

Bu sayı Hakkari gibi “doğdukları yerde ölenler” için abartılı bir rakam olabilir.

Ama bu sayı yüzlerle de tarif edilse, ruhumuzun derinliklerinde iz bırakan insanların sayısının az olduğunu görmekteyiz.

Ölümü ile bizi yalnızlığa iten, dehşete düşüren insanlar, belli ki içerimizde büyük bir yer kaplamışlar.

Benim yaşadığım kesimi ele alacak olursak, Naci Güven’in vefatı Merzan için büyük bir kayıptır.

Kültürel yelpazesi bu kadar geniş, bu kadar yetenekli bir insanın yerinin doldurulması pek mümkün görünmüyor.

Elbette isminden önce “iyi” kelimesinin gelmesi ailesine ve sevdiklerine verdiği acıyı kat be kat artıracaktır.

Bu ayrılışı hazmetmemiz kolay olmayacaktır.

Kendimizi zorlayarak metanetli olmalıyız.

Elbette zaman bize çok yardımcı olacaktır.

Gerçekten tarifi imkansız bir acı!

“Var git ölüm gençlere gelme
Eşine evladına acılar verme
Kimsesiz gönüllerine yetimlik serme
Var git ölüm var git gençlere gelme! (M.Sait Kaya)

Ruhun şad olsun!