Eskiden bir düğün olurdu; mahalle bilirdi, sokak bilirdi, şimdi ise düğünler çoğu zaman borcun, gösterişin, “el âlem ne der” in ağır gölgesinde kalıyor.
Bir yanda altın listeleri, gereksiz çeyizlik, bitmek bilmeyen talepler; öte yanda evlenme düşü bile kuramayan milyonlarca genç… Tam da böyle bir zamanda, birkaç gün önce yaşanan bir düğün, insanın içini serinleten eski bir hâtıra gibi düştü gündemimize.
Yer Derecik, Kırca köyü. Yaşlarının baharında yollarını birleştirmeye karar vermiş iki genç, iki gül goncası. Damat Selam Sönmez ve aynı köyde yaşayan hanımefendi, birkaç gün önce evlendiler. Evlendiler evlenmesine ama bu yozlaşmış ve yıllanmış kültüre inat eskilerin güzel bir âdetini tüm olumlu- olumsuz tepkilere rağmen yaşattılar: gelini evden at ile çıkarma âdeti. Bu güzel âdet, günümüzde milyonlarca TL ile yapılan düğünlerin konuşulduğu bir ortamda maalesef unutuldu. Güzel olan ne varsa unuttuk, unuttuğumuz ne varsa hepsi güzeldi. Ama böyle hatırlatmalar, o özümüzden çıkan ruhun ne kadar mütevazı, gösterişsiz ve sade olduğunu gösteriyor. Bu bir masal değildi. Ne kurguydu ne de planlı bir gösteri. Bir damat, gelinini atla almaya gitti. Gitti ve atla döndü. Hepsi bu. Ama işte bazen “hepsi bu” denilen şey, yıllardır özlediğimiz her şeyi içinde taşır.
Damat beyle konuştuğumda ilk cümlesi şuydu:
“Bu özellikle gelinin fikriydi.” İşte hikâyenin düğümü de burada atılıyordu. Ne damadın bir gösteriş arzusu vardı ne de kalabalıklara mesaj verme niyeti. Gelin, eskiyi hatırlamak istemişti. Sade olanı, köklü olanı, kültüre yaslananı… At meselesi öylece çıkmamıştı ortaya. “Kültüre göre hareket edelim” demişler, aileye danışmışlardı. Aile kabul etmişti. Çünkü bazı şeyler, ne kadar eski olursa olsun, hâlâ saygıyla karşılanmalıydı. Elbette çevreden sesler yükselmişti. Olumlu olanlar kadar olumsuz olanlar da gelmişti kulağa. “Olur mu canım bu devirde?”, “Ne gerek var?”, “Millet ne der?” diyenler olmuştu. Ama yine de yapmışlardı. Yaptık demişti damat, “hiçbir sıkıntı olmadı.” Hatta beklemedikleri bir şey oldu: Herkes çok beğenmişti. Öyle ki mesele, kendi kendine büyüyerek haberlere konu oldu.
En dikkat çeken ayrıntılardan biri, yaşlılara gösterilen hürmetti. Yaşlılar, saygıdan ötürü atlı gelinin ve ahalinin önünden yürütülmüştü. Bu küçük gibi görünen detay, aslında bütün hikâyenin özeti gibiydi. Çünkü bu düğün, hızın, hazzın ve gösterişin değil, edebin düğünüydü. Gösterinin değil, usulün düğünüydü. Kimsenin kimseyi geçmediği, kimsenin öne çıkmak için ötekini itmediği bir yürüyüştü bu. Bir de özellikle altını çizdiği bir şey vardı damadın: “Kamera ve kameracıları bilerek getirtmedik.” Bu cümle, bugün kadın- erkekleri ayırıp kadınların ortasına kameraman yollayan ve kameramanın çektiği videoların sosyal medyada paylaşılıp yüz binlerce çirkin gözün tacizine uğratanların anlayabileceği bir şey değildi. Keşke anlasalar… Damadın bu itirazı, sessiz ama güçlü bir itirazdı. Her şey kayda alınmak zorunda değildi. Her an paylaşılmak, her sahne belgelenmek mecburiyetinde değildi. O an orada olanlara aitti. Hafızaya, gönle, hâtıraya…
Mahalle ise eski mahalleliğini yapmıştı. Komşular hazırlık yapmış, düğün evinin yükünü hafifletmişti. Kimisi yemek taşımış, kimisi sandalyeleri dizmiş, kimisi dua etmişti. Kimse “bana ne” dememişti. Çünkü eskiden düğün, sadece iki kişinin değil, herkesin işiydi.
Bugün evlenemeyen gençler, düğün masraflarının ağırlığı altında ezilirken; bu düğün, insana başka bir ihtimali hatırlattı. Belki mesele parayla değil, niyetleydi. Belki evlilik, salonlardan önce kalpte başlıyordu. Belki de bir at, yıllardır unuttuğumuz bir yolu yeniden gösteriyordu bize.
Bu hikâye, bir düğünden fazlasıydı. Zamana atılan küçük bir çentikti. “Biz hâlâ buradayız” diyen bir hatırlatmaydı. Gösterişin gürültüsüne karşı, sade bir nal sesi… Ve insan, o sesi duyunca, ister istemez geçmişe dönüp şunu düşünüyor:
“Demek ki hâlâ mümkünmüş…”
Bunu düşündüren damat bey ve gelin hanıma kendi adıma bir Derecikli olarak teşekkürü borç biliyor ve duamı sona saklıyorum:
Onlar erdi muradına
Allah, huzur eksik etmesin yuvalarına.