Kadim Şehrin Kâim Dostu,

Bu mektubu sana bir kitabevinden yazıyorum. Kafam, yaşamak denen şeyi kaldırmıyor. İnsanlar övgü yağdırıyor, dilek/temenni/tebrik ve başarı mesajları susmuyor, insanların bana karşı beklentisi bir ise ona çıkıyor ve bu beni tedirgin ediyor. Kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprünün üzerinde ayaklarım titriyor gibi. Bir övgünün korkuttuğu ama çeşmeye konan kuşun mutlu ettiği garip, çok garip biriyim.

Pencerenin dibinde, onların yerinde olmayı çok istediğim çocuklar eğleniyor, iki arkadaş kahkahalarla geçiyor, sırt çantasıyla bir genç adam tramvaya yetişmek için acele ediyor. Kanatları siyah; gövdesi gri bir karga tünüyor meydana. Babasının omzunda, arkasında annesinin ve babasının varlığından gelen güvenç ile sarı gözlüklerinin arkasından etrafa havalı bakışlar fırlatıyor bir erkek çocuğu. Bir ergen yürürken yere tükürüyor, altı yakışıklı adam durakta bekliyor, muhtemelen bir buluşma için oturduğu bankta etrafa heyecanlı bakışlar fırlatıyor yakışıklı biri. Ve ben, önümdeki açık çayın bittiğini yeni fark ediyorum. Bir çay daha isteyip biraz daha derdimi dökmek, dertleşmek ve derdinle hemhâl olmak istiyorum. Var mıdır müsaaden?

Derdiyle dertlendiğim,

Diyorlar ki, memleketten acı haberler var. Diyorlar ki, hem havadan hem karadan ulaşıma kapanmış. Gönülden gönle olmayan yollar şimdi köyden köye dahi olamaz olmuş. Diyorlar ki, daha on sekizinde bir nur yüzlünün naaşı kepçe ağzında karşıya geçirilmiş. Diyorlar ki, rahat ölüm bile yokmuş artık. Sahipsizmiş memleket, babasını kaybeden bir yetim gibi… Kimsesizmiş topraklar, feryat figan ağlıyormuş gönüller, kararıyormuş umut dolu bakan gözler. Eli kalem tutanların mürekkebi tükeniyormuş, ağzı iyi laf yapan kazanıyormuş. Siyasi hınçla dolmuş sokaklar, intikam hırsıyla körelmiş kalpler… Bunlar gelir geçer. Memleket düzelir. Ulaşım aksar sonra devam eder. Nice nur yüzlüler ölür ve doğar. Memleket sahipsiz, topraklar kimsesiz kalmaz. Gönüller hep ağlamaz, gözler kararmaz. Eli kalem tutanların mürekkebi kurumaz. Ağzı iyi laf yapan sadece bu dünyada kazanır. Sokaklar, siyasi hınçla değil, vuslatın sevinciyle dolar ve taşar. Kalpler, bahar çiçeği gibi açar ve yaşar. Bırakalım bunları. Sen nasılsın? Arzuhâlin var mıdır? Derdinin dermanını aramada mısın? Yoksa “aramakla bulunmaz” deyip beklemede misin gönlünün ilacını? Otobüs geçmeyen duraklarda bekliyor musun hâlâ? İncitiyor mu seni sahilde kız çocuklu aile görüntüleri? Hâlâ kahrolmakta mısın yaşanacakken yaşanmayanlara, olabilecekken olmayanlara, yapılacakken yapılmayanlara ve söylenecekken söylenmeyenlere?

Dostluğuyla övündüğüm,

Bu kadar kargaşa, karmaşa, debdebe ve kavganın nüksettiği ve yükseldiği bu çirkin çağda yaşayıp gitmek, bir derviş tevazuuna kuşanarak yola koyulmak, kan kusarken “kızılcık şerbeti içtim” demek, karnının doyamayacağı yerde açlığını belli etmemek, kaldıramamak elini, “buradayım” diye, hayatı sessizce yaşamak çok sesli dünyada, “hayır” diyememek, dediğin takdirde faziletin artacağını bilerek, ikinci çayı yaşlı garsondan isteyememek, yol veren arabaya başınla teşekkür etmeden geçememek, tutulan kapıya hızlı koşmak, kaldırımdan yürürken karşıdakini görünce ıslak yere geçmek, durakta hanımefendiler otursun diye oturaklardan uzaklaşmak, çareyi iki rekâtta arayıp dua kısmında lâl kesilmek… Zor değil mi tüm bunlar?

Teşekkür beklemeksizin yaptıklarının sanki yapmak zorundaymışsın gibi anlaşılmasından bıkmadın mı? Sabır mı çekiyorsun, yoksa tahammül mü ediyorsun vefa beklediğin yerden veda gelmesine?

Ağzından ne çıkarsa çıksın anlam kazandıran dost,

Dünyanın iyi insanların cehennemi olduğunu seni görünce, tanıyınca anladım. Dünya hengâmesinde gönlünü ve ömrünü yorma. “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.” diyor bir yazar. Akıntıya kapılmak yerine, bir akıntının kenarından seyret bu dişli çarklarını dünyanın. İyi kalmanın, iyi olmaktan daha zor olduğunu iyilik barındırmayanlardan göreceksin. İlk kez geldiğin bu dünyada ve diyarda kendine haksızlık, insafsızlık etme.

Gönülden dökülenler bunlardır. İyi bak kendine…

Dostun Fuat.

02/05/2026 – KONYA