Yıl 1996’ydı. Kışa az vakit vardı. Aylardan ekimdi. Şairin “son mısralarındayız” dediği aydı. Ekimin son mısralarından biriydi: 10 Ekim. Derecik, çetin ve çetrefilli bir kışa hazırlanıyordu. Kış, Derecik ve köylerini esir alırdı. Bilhassa köylerde yaşam emareleri kalmazdı. Dış dünyaya kapalı en az bir ay geçirmek zorunda kalırdı köylüler. Ne yol, ne eğitim, ne elektrik ne de başka bir şey… Kış gelmeden önce bazı mezarlar kazılır ve hazırda tutulurdu. Kışta toprak sert olurdu çünkü. Çocuklar eğitimden uzak, derslerinden geri kalırdı. İşte kış böyle başlar ve biterdi. Böyle bir kışa hazırlık yapılıyordu.

Büşra AKBAŞ, böyle bir ortama doğmuştu 10 Ekim’de. Ağaçların ilkbaharda açması için yapraklarını dökmüş olduğu bir demde… Kendisine verilen ad “Büşra” idi. Arapçada “müjde” anlamına gelen bu isim, yıllar sonra Derecik için kalemiyle müjde olacaktı. Üniversite eğitimini kadim kent Van’da tamamladı. Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği bölümünü okudu. Derinleşti. Edebiyatın sokaklarında kendini aradı. Kimi zaman garip şair Ahmed Arif’ten, kimi zaman mazlum yazar Sabahattin Ali’den etkilendi. Yazdı; insanları, dünyayı, dünyalıkları, uhrevî olanı, aşkı… Yeri geldiğinde bir küçük öğrencinin kalbine yazacaktı, yeri geldiğinde âşıkların gönlüne. Derken bir dağ köyüne “müjde” olacaktı. Öğretmenlik yapacaktı. Hira’sını bulacaktı.

Çocukla çocuk oldu. Çocukları yetiştirdi. Öğretmenlik, onun için bir meslekten çok bir sabır biçimi olmuştu. Bir güzellik; güzeli görme ve güzeli öğretme aracı olmuştu. Büyük cümleler kurmayan ama bir çocuğun dünyasını büyütecek kadar dikkatli bakacaktı dünyaya. Bu dikkat, yazdıklarına da sinecekti. Onun kaleminde bir incelik, zarafet akacaktı. Göze sokulmayan duygular ve kalbe dokunan cümlelerle karşımıza çıkacaktı.

Büşra Hoca, bir hanımefendidir. Bu yalnızca bir sıfat değil, hâl. Sözünde ölçü vardır. Gösterişsizdir. Gürültüye karışmaz; kimseyi ezmeden, kırmadan ve dökmeden var olur bu dünyada. Böyle insanlar vardır. Hayatın yüksek sesli yerlerinde ve manşetlerde olmazlar. İstemezler. Ama bir yerde, bir çocuğun defterinde, bir dağ köyünün okulunda, bir okurun gönlünde iz bırakır. Büşra Hoca, bu insanlardandır.

Büşra Hoca’nın 2024’ün şubatında çıkan “Son Mektup” kitabı, Derecik’te muhteşem bir heyecan uyandırdı ilgililer arasında. İnsanlar, Derecik’te böyle bir kalemin çıkabileceğini gördü. Biz, gurur ve şeref duyma arasında bir yerdeydik bu haberi aldığımızda. Züleyha’nın ve Ömer’in hikâyesini yazmıştı. Bu muazzam hikâye, çok ayrı bir tat bıraktı damağımızda. Ne garip bir tevafuktur ki tam o sıralarda Konya’da, fakültede senaristliğini ve yönetmenliğini —âcizane— üstlendiğim bir tiyatro oyunu oynuyorduk ve oradaki başrol adları da aynıydı: Ömer ile Züleyha. Sizi temin ederim ki bundan ikimizin haberi dahi yoktu. Çok sonra kendisine bunu söylediğimde ikimiz de aynı tepkiyi vermiştik tebessümle: “Tevafuk.”

Büşra AKBAŞ, kalemi iyi bir hocamız, yazarımız ve arkadaşımızdır. Bunun zekâtı olan eserlerini beklerken bu sefer güzel haber, 2025’in ekiminde geldi. İkinci kitabı “Asiye” çıkmıştı. Hemen almış ve okumuştuk. Sevmiş ve sahiplenmiştik. Asiye’de bir direnişi anlatıyordu. Bir masumiyetin ve kesişimin hikâyesi anlatılıyordu. Bu kitabında vicdanî meselemiz Filistin’e atıfta bulunmuş, Doğu’nun muazzam aşk anlatılarından “Zembilfroş”a zarifçe dokunmuştu. Kendisine yazdığımda şunu demiştim: “Sizin ardınızda yürüyen bizlerin hatrına, kaleminize sizin gördüğünüzden çok daha fazlasını atfedin ki Govend’in etekleri yeşillensin.” Şu an bunu okuyan tüm Dereciklilerin de benim gibi düşündüğüne olan inancım tam. Temennimiz; yazarımızın bizi kırmamasıdır.

Yazının sonuna doğru gelirken, bu yazıyı okuyan herkese; farklı hikâyelerin anlatıldığı ve kendilerini bulabilecekleri yazarımızın kitaplarını okumalarını öneriyorum. Tek umudu okumak olan bu güzel coğrafyamızda okuyan olursa yazan hep olur. Bugün “müjde” kalem, yarın başkası… Aşağıda yazarımızla yaptığımız kısa bir röportaj var. Ona geçmeden önce bu yazının bir ahde vefa olduğunu vurgulamak istiyorum.

İyi ki bazı insanlar hâlâ böyle.
İyi ki bazı kalpler gürültüye bulaşmadan da iyilik üretebiliyor.
İyi ki Büşra Hocam gibi insanlar var.

RÖPORTAJ

-Doğum tarihiniz?

10 Ekim 1996 doğumluyum.

-Okuduğunuz bölüm ve şehir?

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi

Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenlik programından mezunum.

-Ne zamandan beridir öğretmenlik yapıyorsunuz?

2020 yılından beridir öğretmenlik yapıyorum.

-Sizi yazmaya iten süreç nasıl oldu?

İçe kapanık bir çocuktum, dolayısıyla gerçek hayattan ziyade hayal dünyasında yaşayan biri oldum. Okuduğum kitaplarda sayfalar arasında kendimi bulduğum zamanlar çok oldu. Okuma alışkanlığının yanında yazma sürecine başlamam çok sürmedi. İlk olarak günlük tutarak başladım, ufak ufak şiir de yazıyordum. İlerleyen süreçte edebiyatın farklı alanlarında kendimi deneme ihtiyacı hissettim. Böylelikle edebiyatın dünyasında kendimi bulmuş oldum.

-Yazarken mi yaşadınız, yaşarken mi yazdınız?

Buna net bir cevap veremem. Çünkü hayat meşgalesi insanı her iki yoldan da geçiriyor.

Etrafında olup bitenlere kayıtsız kalabilen biri değilim, empati düzeyi yüksek olan hisli bir insanım. Bu özelliğimden kaynaklı duyduklarım, gördüklerim, hissettiklerim ister istemez yazdıklarımda kendine yer bulabiliyor. Buraya kadar yaşarken yazmış olduğumu söyleyebilirim.

Bununla birlikte yazmak benim için her zaman ayrıcalıklı bir uğraştı. İçe kapanık olduğumu belirtmiştim, dolayısıyla başkalarıyla kolaylıkla iletişim kuramazdım. Ancak iş içimdekilerini ve düşündüklerimi yazıya dökmeye geldiğinde değişiyordu. Orada kendimi daha güvenli ve samimi bir limanda demirli buluyordum. Böylelikle satırlar ve kelimeler arasında serbest dolaşabilmek, başkalarıyla konuşamadığımı yazmak terapiye dönüşmeye başladı. Yazmak yaşamakla kardeşti bana göre. Üstelik bana dair, daha içten, daha huzurlu bir yaşam. Kontrolü kaybetmediğim, pişmanlığın ve düşmanlığın olmadığı bir dünya.

-Bir dağ köyünde öğretmenlik yapmak nasıl bir duygu?

Herkesin bir Hira’sı vardır. Bu benzetme ne kadar doğru bilmiyorum. Kalabalıklardan, beton duvarların git gide yükselişe geçtiği o ruhsuz mekânlardan hoşlanmıyorum. Doğayla iç içe olmak, çıplak ayakla toprağa basmak, çiçeklerin arasında gezinmek, bir su birikintisinde ıslanmak gibi sıradan zevklerim var. Dolayısıyla gözlerden uzak bir dağ köyünde öğretmen olmak benim için bulunmaz bir nimet. Kendimle baş başa kalabildiğim, kendimi keşfettiğim, kendimi bulabildiğim Hira’m oldu.

-Sizi, ilham açısından kalem sahibi yapan kişi/şahıs/ yazar/ şair oldu mu?

Elbette oldu. Hiçbir çırak, bir yola kendine bir usta seçmeden çıkmaz. Bir ışık olmalı, insanın içindeki kandili yakan bir el muhakkak olmalı. Harekete geçirecek, arkadan ittirecek biri olmazsa bu iş yürümez diyemem tabi ki. Lakin her yolun başlangıcında süreci başlatacak bir şey illaki sebep olur.

Tam olarak bir isim vermem mümkün değil. Yüreğime dokunan her satırda kendimden bir parça buldum. O parça da bana yol oldu, yeri gelince önümde duran zifiriye tutabileceğim fener oldu. Ancak ille de bir isim vereceksem Sabahattin Ali'nin yeri bende ayrıdır.

-“Son Mektup”ta vedaya ve ardından kavuşmaya benzeyen bir ses, “Asiye”de ise dirençli bir ruh var. Bu iki kitap arasında sizin iç dünyanızda nasıl bir yolculuk yaşandı?

İlk kitabımdaki “Züleyha” karakteri kırılgan ve hassas bir bünyeye sahipti, öyle idealize edilmişti. Aynı zamanda sabırlı ve bir o kadar -öyle olmasa dahi- alın yazısı karşısında güçlü kalmaya çalışan bir kadındı. Güçlü olmak ve öyleymiş gibi yaşamaya çalışmak arasında fark var. İkincisi insanı hasta eden, yoran, bıktıran bir şeydir. Zaman zaman “Züleyha”nın hayatı ve kaderi sorgulaması bundandı. Başlarda kendisi için yazmayı planladığım sonu son anda değiştirdim. Nedense bu kadar güçsüzlüğe ve yıkıntıya rağmen hâlâ sabırlı kalabilen bir karaktere öyle bir sonu yakıştıramadım. Vedasının ardından gelen kavuşma “Züleyha”ya lütfedilmiş bir şey değildi, onun nezdinde zorluklara umutla direnen okuruma vermek istediğim bir armağandı.

“Asiye” benim yazarken en keyif aldığım eserim. Güçlü bir karaktere sahip, savaşçılık özellikleri yüksek, zorluklara direnen, yerleşik sistemlere kafa tutabilen, dayanıklı ve idealist “Müslüman” bir öğretmen. İnançlı, kararlı ve hedefleri olan bir öğretmenin tüm zorluklara rağmen çevresini değiştirebileceğinin bir göstergesiydi benim için. Böylece kırılgan olan “Züleyha” ikinci kitabımda ayakları üzerinde dimdik durabilen güçlü bir kadına dönüştü, yani “Asiye” ye.

-Eserlerinizi yazarken en çok neyi korumaya çalıştınız? Hatırâlarınızı mı, suskunluklarınızı mı, duygularınızı mı?

Açıkçası yazmak benim silahım. Bu silahı doğru kullanmazsam eğer işin sonunda namlu bana da dönebilir. Kendi sonunu getirmeyi hiç kimse istemez, dolayısıyla elimde patlamasını istemediğimden elbette korumaya çalıştığım bazı hususlar oldu. Yazdıklarım sustuklarımdan ve duygularımdan tamamen arınmıştır dersem çok da dürüst olmamış olurum. Zira her eser kendi yazarından bir şeyler barındırır. Ancak bir farkla bizler yazdıklarımıza onları çiğ bir şekilde, olduğu gibi almayız. Deyim yerindeyse sözcükleri imbikten geçiririz, ince ince çalışırız. Belki de en çok korumaya çalıştığım yönüm sustuklarım oldu diyebilirim.

-Asiye, bir karakter mi yoksa toplumumuzun ortak bir kadın dayanışması ve sesi mi?

“Asiye” bulunduğu ortama ayak uyduramamış, içinde bulunduğu hayatı kabullenmek istemeyen, içten içe “aslında ben buraya ait değilim” diye bağıran, önüne hazır bir şekilde konulup dayatılan her kurala karşı çıkmak isteyenlerin sesidir dersek daha doğru olur.

-Okur, her iki kitabınızı bitirdiğinde sizden tek bir duygu alma şansı olsaydı bu hangisi olurdu?

Gerçek aşkın esasında gördüğümüzün ve duyduğumuzun ötesinde olduğunu bilmelerini isterdim. Aşk, yalnızca romantik hisler değildir. Görmekten, konuşmaktan, elini tutmaktan öte bir his… Aşk, insanı değiştirebilen ve dönüştürebilen bir his.

Her iki eserimde de tertemiz, saf, inci tanesi gibi içten yaşanan ve büyütülen bir sevgi yağmuru var. Okur, bu yağmurun altında ıslanırken değiştiğini hissetmeli. Böylelikle aşk kapıları günün birinde kendisi için aralandığında bu ıslanmışlık ders olmalı. Aşkın çilesi kendisini yetiştirirken, bir yandan maşuka sadık olmayı da öğretebilmeli. Bu vermek istediğim duygudan ziyade bir öğreti.

-Son olarak, memleketimize ve memleketlilerimize; bize ne gibi bir mesajınız var?

Hayal kurmaktan asla çekinmeyin. Hayatı yaşanılır kılan hayallerdir. Hayalleri olmayan biri hayattan keyif alamaz. Memleketimize dağlar ülkesi demek yerinde bir söz olur. Dolayısıyla çocukluğumdan bana kalan güzel hatıralardan biri de dağların ötesindeki hayatları merak etmek ve onları hayal etmekti. Günlük rutinlerimden biriydi bu.

Ancak yol yalnızca hayal kurmakla bitirilmez, engeller hayallerle aşılmaz. Dolayısıyla kurduğunuz hayaller gerçek hayatla çok da zıt olmamalı. Onları harekete geçirecek azim, kırgınlığa mahal vermeyecek bir çalışma da gerekli.

Maalesef hayatın acı gerçeklerinden biri; memleketimizin şirin ve güzel bir ilçe olmasının yanında bir dizi engeli, zorluğu bünyesinde toplamasıdır. Gençler nezdinde söyleyebilirim ki memleketimize büyük bir sevgi duymanın yanında bir o kadar büyük kırgınlığımız var. Değiştirmek isteyip de gücümüzün yetmediği, yetişemediğimiz konular var. Kabullenenler hayatı akışına bırakıyor ve bir şekilde devam ediyor. Bazılarımız terk ediyor, bazılarımız ise kendi kabuğuna çekiliyor. Kabullenmiyor lakin mecburiyetler bırakıp gitmesine de mani oluyor. Sessizce yaşayıp gidiyor. Bunu keşke değiştirebilseydik.

Fakat tüm bunlarla birlikte görünen o ki ve asla su götürmez bir gerçektir, okuyan yeni nesil bir şeyleri -bizim jenerasyona göre- daha cesurca omuzluyor, dile getiriyor. Bu sebeple okuyun gençler, tüketici zihniyeti aşıp üreten konuma gelin. Ayaklarınız yere sağlam bassın. Yalnızca böyle bir genç; ailesine, doğup büyüdüğü yere, vatanına faydalı biri olur.

İzleyen değil, değiştiren ol!