Dalım, budağım, gül bahçem…
Bana öyle bir çocukluk bıraktın ki bugün hangi kötülükle karşılaşsam dönüp çocukluğumun bir hatırasına saklanıyorum. Saklandığım yerde gücümü toplayınca, çıkıp savaşan atlılar misali savaşıyorum. Öyle bir çocukluk yaşadım ki sayende, nerede en küçük bir kötülük gördüysem içim acıdı, ruhum yaralandı. Senden aldığım o temiz, pak ve masum ruh bugün yaşadığım zorluklarda dayanak gücüm oluyor, olmaya devam edecek. Senin bahis konusu yaptığın şeyler bugün okuduğum kitapların, kendimi bulduğum şiirlerin özeti ve hülasasıymış meğer. “Güzellik, hülasa edilemez.” diyen şaire aldanma anneciğim. Senden aldığım güzellikleri hülasa etmeyecek olursam biliyorum ki hayat, diğer hiçbir alanda bana yaşama hakkı tanımayacak.
Dara düştüğümde şefkatine sığındığım…
Dünya bugünlerde üzerimize hücum ediyor. Küçükken her bol kıyafet aldığımızda “Seneye de giyersin.” deyişin gibi dünya, acıları üzerimize giydiriyor seneler boyunca. Acı, ızdırap ve elem özellikle bugünlerde sol cebimizde bizimle geziyor gibi. Dünyanın kimseye kalmayacağını sen öğrettin. Bize kalmayacak dünya için bize kalacak günahlar işlememeyi de… Ama dünya, her yönüyle günah, çile ve zulmün peyda olduğu yer. Sen nasıl öğrettiysen tam zıttını fâş ediyor dünya. Dünya kulpuna tutunmayalım anne ama bizi kulpsuz bir kapıdan içeriye zorla sokmak istiyorlar. İstiyorlar ki ses etmeyelim. İstiyorlar ki bu zulümlere sessiz kalalım. “Ne konuşursanız konuşun, sesinizi yükseltmeyin.” derdin hep. Şimdi ne yapmalı? Sesimizi yükseltmeden, seslerini boğmadan nasıl mücadele edelim? Sen, her çıkmaz sokakta bana kılavuzluk yapan; tekrar yapar mısın? Bu sefer konu ben değilim, mesele memleket anne, memleketimiz. Mirasyedilerin elinde heba olmak üzere olan güzelim, şirin memleketimiz…
Garip anam…
Gurbeti, garipliği biz çektik. Cefayı biz göğüsledik. Onlar sefasını sürüyor. Nice aşklarımız, kavuşamadıklarımız var bu toprağın bağrında. Nice sevdiklerimiz var; genç yaşta bu toprağa verdiğimiz. Bu toprakları ne pahasına olursa olsun bırakmamayı, umudunu yitirmemeyi senden öğrendim. Şimdi bize yaptırmak istedikleri; dağına, taşına, sokağına iz bıraktığımız, çocukluğumuzun geçtiği ağaçları, kavakları, çınarları, ıhlamurları, servileri, serin sularını, dağın doruklarını terk ettirmek. Bunun için her şeyi yapıyorlar. “Nerede bir günah görürseniz, günahkârı değil, günahı kınayın.” demiştin. Yediği, içtiği, söylediği, gezdiği günah olan bu kendini bilmezlere karşı nasıl davranmalı? Nasıl öğrettiysen tekrar hatırlat bana.
Eskidikçe eksilmeyenim…
Yıllar yılı geçti. Kaç can bahara ulaşmadan gitti. Nice güller soldu kör bahçıvanların elinde. Nice kervanlar yol aldı, nice yiğitler terk-i diyar etti. Yol mu alalım, yoksa yol mu olalım sıkıca birbirimizin gönlüne, gönülden gönle? Boyun mu eğmeli, yoksa şair gibi “Kesmeye gelir belki ama çekmeye gelmez boynum.” mu demeli?
Ey umudun toprak renklisi…
“Anne, seccaden gelsin / bize dua et, emi!” diyen başka bir şair edasıyla sesleniyorum: dostu dosta, sevgiliyi sevdiğine, aşığı maşukuna, babayı kızına, anneyi evladına kavuşturana dua et. Bir memleketin umudunu taşıyan omuzlara güç, kuvvet versin diye dua et. Koltuk altlarında kitap taşıyanları, kara kaplı çantalarında ihale evraklarını taşıyanlara karşı galip kılması için dua et. Temiz yüzlü genç dimağlar için, nur simalı teyzeler için, beli bükülmüş amcalar için, hasreti ve gurbeti tekrar yaşamaktan korkanlar için, korkuyu kovanlar için, kameraya oynayanların karşısında milletinin hayatıyla oynayanlar için dua et. Dua faslının namaz faslından daha uzun sürdüğü dirayetli, takatli anam… Oğlun için de dua et. Bir dostunun yolunu şiar edinmiş ve dostuyla ayrı düşmek istemeyen oğlun için dua et. Dualarına biraz gözyaşı kat; kat ki kurtulalım bu bela cehenneminden…