Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) yine tatile hazırlanıyor. Aylar süren yoğun tartışmalar, kürsü konuşmaları, siyasi polemikler ve birbirini tekrar eden açıklamalar bir süreliğine rafa kalkacak.

Ankara’nın koridorları sessizleşecek, ekranlardaki siyasi tartışmalar azalacak. Vekiller memleketlerine dönecek, kimi programlara katılacak, kimi dinlenecek.
Ama bu ülkenin bazı şehirlerinde hayat aynı ağırlıkla devam edecek.

Çünkü vatandaşın derdi tatile çıkmıyor.

İşsiz gençlerin umutsuzluğu devam ediyor. Esnafın siftahsız kapattığı dükkânlar aynı sokakta duruyor. Geçim sıkıntısı yaşayan aileler aynı hesapları yapmaya devam ediyor. Hastane randevusu bulamayan insanlar, yol sorunu yaşayan köyler, atanmayı bekleyen gençler ve göç etmeyi düşünen aileler için mevsimler değişse de sorunlar değişmiyor.

İşte tam da bu yüzden insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Meclis tatile girerken, yıllardır Hakkari’ye hiç uğramayanlar bugüne kadar neredeydi?

Türkiye’nin bazı şehirleri ne yazık ki yalnızca istatistiklerde hatırlanıyor. Seçim dönemlerinde verilen vaatlerde, hazırlanan kalkınma raporlarında ya da özel gün mesajlarında isimleri geçiyor. Ama günlük hayatın gerçekliği içinde çoğu zaman yalnız bırakılıyorlar.

Oysa Hakkari yalnızca bir sınır şehri değildir.

Hakkarililer de bu ülkenin eşit vatandaşlarıdır. Onların çocuklarının hayalleri de İstanbul’daki, Ankara’daki ya da İzmir’deki gençlerden farklı değildir. Daha iyi eğitim almak isterler, iş bulmak isterler, güvenli ve huzurlu bir hayat yaşamak isterler. Ama yıllardır bölgeye dair konuşulanlarla sahadaki gerçekler arasında ciddi bir mesafe olduğu hissediliyor.

Siyaset kurumu çoğu zaman rakamlarla konuşuyor.
“Şu kadar yatırım yapıldı…”
“Şu kadar proje tamamlandı…”
“Şu kadar destek sağlandı…”

Fakat bazen insanlar rakamlardan çok samimiyet görmek ister. Bir şehre gerçekten gidilmesini, sokaklarında yürünmesini, kahvehanelerinde oturulmasını, gençlerinin dinlenmesini ister. Çünkü bir bölgeyi anlamanın yolu yalnızca rapor okumaktan geçmez; insanına dokunmaktan geçer.

Bugün Hakkâri’de birçok genç, geleceğini başka şehirlerde arıyor. Üniversiteyi bitirenlerin önemli kısmı geri dönmek istemiyor. Çünkü yeterli iş alanı göremiyor, sosyal imkânların sınırlı olduğunu düşünüyor, kendisini ülkenin merkezinden uzak hissediyor. Bu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir mesele.
Bir şehir kendisini unutulmuş hissederse, zamanla devlete olan aidiyet duygusu da zedelenir.

Üstelik mesele sadece Hakkâri de değil. Türkiye’nin doğusunda, güneydoğusunda ya da merkeze uzak birçok kent benzer duyguları taşıyor. İnsanlar artık büyük cümlelerden çok somut değişim görmek istiyor. Açılış törenlerinden çok kalıcı yatırımlar görmek istiyor. Mikrofon uzatıldığında değil, gerçekten ihtiyaç duyulduğunda yanında duran bir siyaset anlayışı görmek istiyor.

Ne yazık ki ülkemizde bazı bölgeler yıllardır iki uç arasında sıkışıyor:

Ya tamamen görmezden geliniyor ya da yalnızca kriz zamanlarında gündeme geliyor.
Oysa gerçek temsil, kameraların olduğu yerde değil; kimsenin bakmadığı yerde de bulunabilmektir.

Bir milletvekilinin görevi yalnızca Meclis kürsüsünde konuşmak değildir. Halkın yaşadığı sorunları yerinde görmek, onları Ankara’ya taşımak ve çözüm üretmek de sorumluluğunun parçasıdır. Eğer bir siyasetçi yıllarca oy aldığı ya da temsil ettiğini söylediği bir şehre gitmiyorsa, oradaki insanlarla gerçek bir bağ kuramıyorsa, vatandaş doğal olarak kendisini değersiz hisseder.

Bugün Hakkâri’de yaşayan bir genç şunu soruyor olabilir:
“Bizi gerçekten duyan var mı?”
İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü demokrasi sadece seçimden seçime sandık kurmak değildir. Demokrasi, vatandaşın kendisini görünür hissetmesidir. Devletin yalnızca merkezde değil, en uzak noktada da aynı sıcaklığı hissettirebilmesidir.

Ankara’dan bakıldığında bazı şehirler uzak görünebilir. Ama unutulmamalıdır ki bu ülkenin en uzak şehri bile, ihmal edilmeyi hak etmiyor.
Meclis tatile giriyor olabilir.

Fakat halkın beklentileri, sorunları ve kırgınlıkları yerinde duruyor.

Belki artık siyasetin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor:

Gerçekten tüm Türkiye’ye eşit mesafede miyiz, yoksa bazı şehirleri yalnızca gerektiğinde mi hatırlıyoruz?

Ve belki de en önemlisi şu:

Bir ülkenin birliği, sadece sınırlarını korumakla değil; en uzak şehirde yaşayan vatandaşına “sen de bu ülkenin merkezindesin” hissini verebilmekle mümkün olur.
Siyaset yalnızca seçim kazanma sanatı değildir. Temsil etmek, görünmeyeni görmekle başlar. Ve bazen bir şehre hiç uğramamak, oradaki insanlara “siz öncelikli değilsiniz” mesajı verir.

Meclis tatile giriyor olabilir.

Ama vatandaşın geçim derdi, işsizlik kaygısı, eğitim ve sağlık sorunları tatile çıkmıyor.

Belki de artık mesele şu:

Ankara’dan bakınca uzak görünen şehirler, gerçekten bu ülkenin gündeminde ne kadar yakın?