Temmuzun ortalarında doğmuştu. Kara kuru bir oğlan çocuğuydu. Yüzü saf ve temizdi. Doğduğunda görünmeyecekti ama yüzünde ızdırap çizgileriyle doğacaktı.
Çok kalmayacağı bu dünya sürgününde, sürgün gibi bir hayat yaşayacaktı. Temmuz’un tam ortasıydı. Yıl 2009. İki ilçeyi (Derecik-Şemdinli) birbirine bağlayan orta noktada, Öğrencik’te doğdu. Babasının ikinci eşinden, üç erkek üç kız çocuklu bir aileye doğdu.
Dağda, taşta, ovada, merada atlayıp zıplayarak büyüdü. Okul çağına geldi. İlkokul yıllarını Öğrencik mezrasında geçirecek ve yine o yıllarda başlayacaktı hastalığı. Sırt ağrısı, geçmeyen bir ağrı olacaktı onun için. Efendiydi. Çok konuşmazdı. Çekingendi. Kendini hayattan geri çekerdi. Bunun üstüne başlayan hastalık, onu iyiden iyiye içine kapanık birine dönüştürecekti. Ama acıyı da unutturan acılar vardı ve o acıları yaşayacaktı. Sekiz yaşına gelmişti. Sırt ağrısı şikâyetlerinin epey arttığı bir gün, babası onu hastaneye götüreceğine dair söz verdi ama ne yazık ki bu sözü asla yerine getirmeyecekti. Çünkü babası verdiği sözden bir gün sonra vefat edecekti. Artık küçük Musa, sepetin içine bırakılan Hz. Musa kadar sahipsiz, sekiz yaşında dedesini kaybeden Resulullah (sav) gibi kimsesizdi. Lakin sahibi Allah olacaktı.
Artık sekiz yaşında babasız bir yetimdi. Hayatın muntazam ve kesintisiz imtihanlarının bitmediği gibi babasızdı da. Babasızlık, kolunu kanadını kıracaktı küçük Musa’nın. Annesi ile yaşayacak ve babasızlığı derinden yaşayacaktı. Bazı ölümler, ölüyü alır götürür; bazı ölümler, ölüyle beraber yaşayanları da öldürür. İşte küçük Musa, babasıyla birlikte ölenlerdendi. Belki nefes alıyor, yiyor ve içiyordu ama hepsi bu. Ölüm küçük Musa’nın evine girmişti ve sağ kalanları da öldürmüştü. Artık sofralarında en uçta bir tabak hep boş kalacak, sabah doğan güneş evlerini aydınlatmayacak ve bayramlar anlamını yitirecekti. Çünkü “baba” ölmüştü. Evet, şairin dediği gibiydi: “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim öldü, kör oldum.”
Küçük Musa, acılara ve imtihanlara tâbi olmaya devam edecekti. Vefakâr hocası Geylani hocanın yanına, Muş’a medrese eğitimi almak için gidecekti. Yaşı on iki ya vardı ya yoktu. Tüm imkânsızlıklar içinde köyde de ona hocalık yapan Geylani hocasını terk etmeyecekti. Yanında gelen diğer arkadaşları gerisin geri döneceklerdi ama hocasının deyişiyle “o vefakâr Musa” geri dönmeyecek ve vefalı davranacaktı. Hocasından Arapça, daha sonra hafızlık eğitimi alacaktı. Eğitim sürecinde hocası ve arkadaşları tarafından çok sevilecek ve boyunun uzunluğundan dem vurularak arkadaşları tarafından hep “sen öldüğünde senin cenazeni kepçeyle taşımak zorunda kalacaklar” şakası yapılacaktı. Kim bilebilirdi ki günün birinde tebessümlerle gülünen bu şakanın gerçek olacağını…
Eğitimine devam ederken ağırlaşan hastalığı onu çok yoruyordu. Hocası onu hastane hastane, şehir şehir dolaştırdı. Bunun üzerine kara haberi almak zor olmadı. “Dağ taş dinlemez, gelir” derler kara haber için. Öyle olmuştu. Artık Musa kanserdi; kan kanseri.
Bu coğrafyada hiçbir şey öylesine değildi. Soyadları bile bu memlekette insanların karakterine yansımıştır. Musa DAYAN, bu hastalığa çok dayandı. Çok mücadele etti. Allah’tan umudunu hiç kesmedi. Tedavi oldu. Hastanelerde yattı. Hasta annesine yakın olmak için Van’a geldi, kemoterapi gördü. Normal insan bu kadar şeyi yaşadıktan sonra bunalıma girer, belki de isyana kaçar ama onun tek şikâyeti vardı: medresesizlik. Eğitiminden uzak kalmasına yanıyor, onu dert ediniyordu.
Ben Musa DAYAN’ı tanıma şerefine nail olmadım lakin peygamber ahlakıyla ahlaklanmış bir mümin olduğuna tüm zerrelerimle şahitlik edebilirim. Bunu hayatını öğrenip yakın çevresiyle görüştüğümde ve hakkında derin araştırma yaptığımda anladım, hissettim. Evet, nur yüzlü Musa’nın sürgünü bitmesi gerekiyordu. Onu bekleyenler vardı. Gül yüzlü peygamberi, babası, onun gelişini müjdeleyen rahmet melekleri kucak açmış, bu on altısına yeni basmış gencecik ruhu bekliyorlardı. Musa, onları çok bekletmeyecekti.
Musa durumunun iyiye gittiğini hissediyordu. Kadim şehir Van’da bahar gelmişti. Dışarı bakarken bunu görebiliyordu. Allah’ın hiç terk etmediği gönlü gül bahçesine dönüyordu. Böyle hissediyordu. Zira sürgünü bitiyordu, biliyordu. Ölecek olan kişi öleceğini anlarmış. Musa da anlamış olmalı ki çok sevdiği annesini ve hocasını son kez görmek için çağırdı ama dünya geç kalmaların yurduydu. Annesi ve hocası yetişemeyecekti. Onun son anlarına şahit olanlar şöyle diyeceklerdi: “Musa’nın durumu çok iyiydi. Bizden su istedi. Ona suyu getirdiğimizde bardağı tuttu ve bize dönerek: ‘Bu benim bu dünyadaki son nasibim.’ dedi.” Böyle aktaracaklardı onun son nefesine şahit olanlar. Tam da öyle olacaktı. Musa’nın bu dünyadaki son nasibi o bir bardak su olacaktı.
Ahlakıyla ahlaklandığı, onun gibi daha çocukken kimsesiz kaldığı peygamberinin doğduğu gün olan pazartesi gününde, doğduğu tarih olan 20 Nisan’da hayata gözlerini yumdu. Nur yüzlünün bu dünyadaki sürgünü bitti. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz” diyen peygamberinin yanına gitti. Tam bir mümin gibi yaşadı, tam bir mümin gibi öldü.
Yıllar boyunca kendisine yapılan “sen öldüğünde seni kepçeyle taşımak zorunda kalacaklar” şakası gerçek olmuştu. Memleketinde toprağa gömülmesi için geri getirildiğinde yolun selden dolayı kapalı olması sebebiyle cenazesi kepçeyle taşındı. Allah nur yüzlü Musa’mıza rahmet etsin. Etmiştir de…
Ondan geriye; kepçe ağzındaki tabutlu fotoğrafı kaldı.
Bize de kepçeler dolusu hâyâ
Tabii varsa hâlâ…