Yıl 1992. Bir dağ köyünde doğmuştu: Karadağ’ın eteklerinde, yazın kavurucu sıcağında, Temmuz’un ikisinde bir erkek çocuğu.

Ailesinin ilk ve en büyük çocuğuydu. Büyük kardeşlerin kaderidir: Hizan’da bir olay olsa, Mısır’da bir vukuat duyulsa büyük çocuktan bilinirdi. Bundandır ki ailenin ilk çocuğu olmak onun için bir iyilikten çok bir yük olacaktı.

O, dert diyarına doğmuştu. Adına “Ferhat” dediler. Suçıktı mezrasında, Karadağ’ın eteklerinde dünyaya gözlerini açan küçük Ferhat’ın, Ferhat ile Şirin menkıbesindeki Ferhat’ın kaderini yaşayacağını mı hissettiler, hissettiler de mi Karadağ eteklerinde doğan bu erkek çocuğuna tutup “Ferhat” dediler? Ferhat ile Şirin’deki Ferhat ne ki? Karadağ eteklerinde doğan küçük Ferhat’ı dünya öyle bir sarsacak ve sallayacaktı ki imtihandan imtihana girecekti. Bir değil, bin Ferhat olacak; bir değil, bin taştan beter taş kalplilerle uğraşacaktı…

Küçük Ferhat büyüyecek, büyüdükçe gamı, derdi artacaktı. Köyleri boşaltılacak, evleri sürekli taşınacaktı. Bu yüzden ne arkadaşı olacak ne de düzenli bir hayatı olacaktı. İmkânsızlığın kasırga gibi estiği o dönemlerde çocuk Ferhat’ı o zor şartlar altında dede ve nene sevgisi koruyacak, kollayacaktı. Ama nereye kadar?

Yıllar geçecek ve Ferhat artık delikanlı olup çıkacaktı. Bu topraklarda böyledir: Genç yaşlarda başlar gurbet. Gurbet rüzgârını tatmamış kimsecikler olmaz. O yüzdendir ki her genç babayiğittir buralarda. Delikanlı Ferhat’ın da gurbeti başlayacaktı. Öğrenimi için Hakkâri merkeze gidecek, pansiyon köşelerinde bir anne tarhanası hasretiyle yıllarını geçirecek ve asıl gurbeti için valizine iki parça eşyasını sıkıştırıp o asil memleketin, Erzurum’un yolunu tutacaktı. Artık Ferhat; genç, delikanlı ve felsefeciydi. Her olayda öfke ve duygularıyla hareket edip aklıyla hareket etmeyen bir memlekette akılcılığı, çözüm yolunun akletmekten geçtiğini yıllarca söyleyip duracaktı. Ama ne çare?

Beş yılını geçirdiği Erzurum dönüşü sonrası hesapsız bir birikime sahip olacak ve edebiyatçı bir dostu tarafından “Şalvarlı Filozof” lakabını alacaktı. Vatanî görevini yaparken elinden kâğıt kalem düşmeyecekti. Görünürde her şey bitmişti ama asıl yeni başlıyordu. İçinde bulunduğu dert kervanı yola henüz koyulacaktı.

Zamanında eskimiş valiziyle çıktığı memleketine taze bir öğretmen olarak dönecekti. Güler yüzlü, merhametli ve diğergâm bir öğretmen… Kaderin sert rüzgârı esecekti ve bir Haziran günü, gözü gibi baktığı çocuklarının karnelerini hazırlarken en sevdiği şeyi, öğretmenliği elinden alınacaktı. Büyük haksızlıklara düçâr olacaktı. Artık Ferhat, öğretmen Ferhat değildi. Sonra hayatına bir rahmet eli değecekti. Bu kadar imtihanın karşılığı, bu kadar zahmetin bir rahmeti elbet olacaktı. O rahmet eli, Rahmet adlı hanımefendiydi. Yengeydi. Evlenecekler, hayatı paylaşacaklar ve birbirlerini çok seveceklerdi. Bu muhabbetin meyvesi olarak bir çocuk isteyeceklerdi Allah’tan ama Allah’ın onlar için zor, ama sonucunda güzel bir planı vardı. Ferhat, bir değil, iki, üç, dört, beş değil, tam altı defa evlat acısı çekecekti Rahmet’iyle… Altı defa çocuklarını doğmadan kaybeden bu anne ve baba adaylarının son kaybedişine ben şahit olacaktım…

Yine bir Ağustos başıydı. Altıncı bebeğini kadim kent Van’da, hastane koridorunda, daha anne karnında sekiz aylıkken kaybedecekti Ferhat. Bebeği morga indirmesi için aradılar. Acılı baba adayı gidecek ve döndüğünde acısını, sonra kendim de yaşayarak anlayacağım o cümleyi kuracaktı: “Üstadım,” diyecek, “ben şantiyede her gün yüzlerce kilo demir indirip kaldırırım ama iki kilo bile olmayan çocuğumu morga indirmem için kollarıma bıraktıklarında o yükü taşıyamadım.” Bunları duyduktan bir gün sonra, annesinin doğmadan ölen kızını Derecik’e gömdürmek istemesi üzerine tek başıma Derecik’e cenaze aracıyla getirecek ve iki kilo bile olmayan kuş kadar bedeni mezara koyduğumda anlayacaktım: Bazı acılar güç kuvvet bırakmaz… İşte orada anlayacaktım.

“Yağmur” diyeceklerdi kızlarına ama yağmur ne yazık ki toprağa karışacaktı…

Zaman geçecek, hayat ara vermeden zorluk üstüne zorluk yaşatacaktı. Dergi editörlüğü yapacak, yanında dostuyla şirin ilçenin “iyi ki”si olacaktı. Çevresindekilerin çıkar çatışmaları ve maddi yetersizlikten ötürü istediği verimi hiçbir zaman alamayacaktı. Dernek yöneticiliği yapacak, evi yanan vatandaşların yardımına koşacak, dağ köylerindeki okullara yazıcı, boya, oyuncak ve kitap desteğinde bulunmaları için çevresindeki tanıdıklarını teşvik edecek, yüz otuz çocuğa bot ve mont, ayakları tutmayan hastaya tekerlekli sandalye desteğinde bulunulması için diğer illerde faaliyet gösteren dernek ve STK’lere ulaşarak yardımda bulunmalarını rica ve minnet edecek, köprü görevi yapacaktı. Bütün çabası bir çocuğun yüzünü güldürmek olan bu gözleriyle acılarını belli eden kulunun yüzünü Allah güldürecek ve ona ismiyle müsemma bir kız çocuğu verecekti. Adını güzellik anlamına gelen “Lavin” koyan Ferhat ile Rahmet çiftinin hayatı bu nimetle güzelleşecekti.

O artık ne Şalvarlı Filozof ne daimi editör ne de öğretmen Ferhat. O, tüm lakap ve ünvanları elinin tersiyle itiyor ve “Lavin’in Babası” lakabını, küçük oğlu gurbetten dönen annenin duyduğu vuslat hazzı ile taşıyor. Geçen ay Lavin’i görmeye gittiğimde isminin hakkını vermiş, dedim. Tabii içimden “Allah, senin yaşadıklarının tersini, çok daha güzelini yaşatsın kızına,” diye dua ederek Lavin’e ve babasına…

Son olarak diyeceklerim şunlardır: Kendi işini yapması gerekenler yapmadıkları için Ferhat EKİCİ, bütün sıkıntı ve imkânsızlıklarına rağmen her yere koşmaya çalıştı. Dernek ve STK’ler aracılığıyla onlarca ailenin ve yüzlerce çocuğun imdadına koştu. Bugün Ferhat EKİCİ’nin binde birini yapmış olsalardı Derecik’in çehresi değişirdi. O yüzden şahsım adına diyorum ki; elinde fırsat ve imkân varken Derecik için koşturmayan, sıcak döşeğinde otururken vicdanı sızlamayan, makamlarında oturup mesai saatinin bitimini bekleyen, kendi şahsi menfaati gölgelenecek diye hayıflanan, güzel işlere inadına engel olan, yağlı göbeğini ovalayarak dolaşan, tüyü bitmemiş yetimin hakkına göz diken herkes, evet istisnasız herkes, Ferhat EKİCİ’nin boynuna sardığı poşiye bir değil, bin defa kurban olsun…

Gelin şimdi de Ferhat EKİCİ ile yaptığımız kısa röportajı okuyalım.

  • Ne zaman doğdun?
    2 Temmuz 1992’de doğdum.
  • Nerede ve ne şartlar altında doğdun?
    Hakkâri Derecik ilçesine bağlı Suçıktı mezrasında, geniş ve büyük bir ailede, babam ve annemin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Çok zor şartlar altında büyümenin yanında sahip olduğum dede ve nene figürleri bu şartların bize yansımasını engelledi. Yani çok güzel iki büyük insanın torunu olarak büyüdüm.
  • Çocukken en mahrum kaldığın şeyler neydi?
    Çocukken bölgedeki diğer tüm çocuklar gibi çoğu şeyden mahrum büyüdüm. En önemlisi sabit bir yerleşim yerimiz yoktu. Köy boşaltmaları sonucu defalarca yerleşim yerimizi değiştirmek zorunda kaldık. Böyle olunca çocukken sabit bir arkadaşlık ortamı kuramadım.
  • Çocukluğunda hayal ettiğin bir şeyi bugün yapmak istesen bu ne olurdu?
    Çocukken hayalini kurduğum aslında çok bir şey yoktu. Çünkü hayatı içinde olduğumuz yerden ibaret sanan bir çocukluk yaşadım. Yani klasik bir döngü içerisinde dönen: geçici ev yap, boşalt, başka yere taşın… Biz yani o zamanın çocuklarına hayal kurma gibi bir fırsat tanınmadı maalesef. O yüzden de çocuklara yönelik büyük bir zaafım var. Özellikle eğitim konusunda çocuklara, gençlere yönelik burs bulma, kitap desteği sağlama gibi bir görev edindim kendime. Çocukluğumda eksikliğini hissettiğim hiçbir şeyi şu andaki gençlerimizin yaşamasını istemiyorum. O yüzden de kendime böyle bir görev üstlenmiş durumdayım.
  • Diğergâmlık ve fedakârlık olguları hakkında ne düşünüyorsun?
    Yani bu sorunuza ne diyeyim bilmiyorum aslında. Şu kadarını söyleyeyim; bana göre insan fıtratı gereği diğergâm olmalı, hele hele Müslüman için diğergâm olmak kaçınılmazdır. Çünkü kardeşini kendinden çok düşünmeyen bir Müslüman gerçek manada iman etmiş olamaz. Tabii diğergâm olmak için özellikle bu devirde ve bu yörede maalesef çeşitli fedakârlıklar gerektirir. Diğergâm olmak için fedakâr olmak lazım.
  • Derecik’te fedakârlık dendiği zaman akla gelen ilk kişilerdensin, bu sana nasıl hissettiriyor?
    Bu sorunun muhatabı olarak görmüyorum kendimi. Bir iltifat olarak kabul edip herhangi bir şey söylemek istemiyorum. Zira herhangi bir fedakârlık yapmadım. Görevim olarak gördüğüm şeyleri yapmak iltifat etmenize neden olmuş. Çok teşekkür ederim. Allah fedakârlık için bize o şansı versin inşallah.
  • Yakın zamanda senin umudunu zedeleyen, yaralayan ne oldu?
    Bu sorunuza cevabı nasıl vereyim diye düşünüyorum. Derecik küçük ve kendi içine kapanık bir yer olduğu için farklılıklar hemen göze çarpıyor. Böyle olunca da her hareketinize dikkat etmek zorundasınız. Umudumu kıran çok şey oldu ama her seferinde daha büyük bir azimle yeniden başladım. Dediğim gibi bu soru beni aşan bir soru.
  • Son olarak Derecik’te bir şeyleri değiştirmek elinde olsaydı bunlar ne olurdu ve neden?
    Öncelikle eğitime olan bakış açısını değiştirmek isterdim. İnsanların eğitime daha fazla önem vermesini ve okuyan gençlere destek olmalarını isterdim. Benim kırmızı çizgim eğitim ve gençlik.