“Canımı yakıyor dünyanın güzelliği / Yetmiyor ömür o büyük şiire/ Rabbim ne olursun / Sözümü kesme” diyor şair.
Bu coğrafya, güzelliğiyle ne kadar can yaksa da acı ve feryat seslerinin düğün ve halay müzikleriyle bastırıldığı bir coğrafyadır. Şiir gibi ömürler yitip gitti, gidiyor…
Birhat Demir, 25 yaşındaydı. Yaşamakla doluydu. Çevresi ve yakınları tarafından çok sevilirdi. İçine kapanıktı lakin pırıl pırıldı, içi de öyle. Soğuk bir ocak günü, Ocağın 17’sinde, Şemdinli’de çıktı altıncı kata ve bıraktı kendini boşluğa. Bile bile koştu kör ölüme. Kimi söylentide aşk hayatında yaşadığı ayrılıktan, kimi söylentide ise sevdiğine kavuşmasına izin verilmediği için intihar ettiği deniliyor. Söylenti diyorum; çünkü aile susmayı tercih ediyor, ısrarla.
Cefakâr bir baba… Hakkâri’de kendi oğlunun düğününü yaptıktan sonra altından kalkılmaz bir borca giriyor. “Oğlumun canı sağ olsun” diyen babayı, yeni evlenen oğlu ve gelini terk edip İstanbul’a kaçıyor. Baba, bu borç yüküne ve vefasızlığa dayanamıyor, canına kıyıyor.
Derecikli bir fidan, uzak bir dağ köyünde yaşıyordu. Hanımefendi tavrı, onun en çok sevilen tarafıydı. Tek ümidi, sevdiğine kavuşmaktı. Aşk, onun için en büyük umuttu; lakin sevdiği beyefendi tarafından üç kez ailesinden istenmesine rağmen verilmedi. Bu haksızlığa aşk dolu gönlü dayanamıyor ve kalbine sıktığı tek kurşunla intihar ediyor. Bir fidan daha, tam yeşermeden solduruldu. Yine o köylerden birinde, çakı gibi bir delikanlı derin bir bunalıma girip intihara teşebbüs ediyor; bir avuç dolusu ilaç içiyor ve jandarma tarafından çok tenha bir yerde bulunuyor.
Cahit, ismi gibi çalışkandı. Girişip yapamadığı iş yoktu. Gençti. Başarılıydı. Bir gün sanal kumara bulaştı. Her insan gibi hataya düştü ve içinden çıkamadı. Çevresi kendisini defalarca ikaz etti ama nafile. Ailesi, sanal kumar borcunu ödedi. Bir daha bu işe girmeyeceğine dair söz verdi ama yazık ki mukayyet olamadı kendine ve tekrar bulaştı; bu sefer çok büyük bir borç batağına girdi. Ne borcun ne de bu vicdan azabının altından kalkamadı; hayatına son verdi.
Hakkâri’nin kendi hâlinde bir köyünde yaşayan bir kadın vardı. Orta yaşlıydı. Ne yaşamışsa artık, şairin “yolun ortası” dediği yaşlarda şizofreniye yakalanıyor ve çok geçmeden, ailesinin tüm üyelerinin düğüne gittiği sakin bir zaman diliminde, köylerinin yukarı kısımlarında bulunan otuz metre yüksekliğindeki bir taştan atlıyor ve intihar ediyor. Yine o köye yakın bir yerde, psikolojik şiddet gören gencecik, 17 yaşında bir güzelim genç kız hayatına son veriyor.
Çok sevdiğimiz bir arkadaşımızdı Yakup. Çok beyefendi ve dindardı. Yıllardır tanışıklığımızın ve karşılıklı muhabbet duyuşumuzun getirdiği bir samimiyet vardı aramızda. Kalbî bir delikanlıydı, hasbî idi. Çevrenizde, yüzüne bakıp ferahlık duyduğunuz insanlar vardır. Öyleydi. Yüzü ferahlık veriyordu. Yakup, Peygamber Yakup sabrı taşırdı. Onun hiçbir olaya, kişiye tepki gösterdiğini, hiç sesini yükselttiğini görmezdiniz. Hiç şikâyet etmezdi. Onun bir kere şikâyet ettiğini duyduk; çalıştığı işte az para kazanıyordu, o öyle derdi. Mesele para kazanmak değildi; mesele, az para kazandığı için sevdiğiyle evlenemiyor oluşuydu. Bir akşamüstü, Derecik merkezde çalıştığı marketten poşet dolusu çikolatayla çıkıyor, mahalledeki çocuklara dağıtıyor ve evinin ikinci katına çıkıp kendini ipe asıyor. Yüksekova’da beş gün verdiği hayat mücadelesini kaybedecek ve memleketimiz acı bir yasa boğulacaktı.
Size sadece bu son zamanlarda gerçekleşmiş intihar vakalarını yazdım. Yazdım dediğime bakmayın. O kadar fazla örnek var ki çoğunu yazamadım, söyleyemedim. Gencecik yaşında, hayatının baharında bu çakı gibi delikanlıları, gül gibi genç kızları umutsuz, çaresiz, dayanaksız bırakıp intihara sürükleyen şey ne? Eğer bu soruya “imanları eksikti” deyip kestirme cevap veriyorsanız, sizi önce Allah’tan, sonra kendinizden korkmaya davet ediyorum.
İnsanı çaresiz bırakmak, en masum duygularıyla oynamak, çıkış yollarına taş koymak, yaşamalarına engel olmak en büyük iman eksikliğidir. Bugün kolaycılığa kaçıp basit ve abes cevaplar verdiğimizden mütevellit, durum buralara gelmiş bulunuyor. İnsanı anlamak yerine onu kovmayı, derdini dinlemek yerine sesini kesmeyi, psikolojik baskı kurup bunalıma sokmayı adet edindik.
Bir gün bunu sormayacaklar mı zannediyoruz? “Kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin ihtiyacını da Allah giderir” diyen Resulullah’ı niçin es geçiyoruz? Müslüman, çevresinden sorumludur. “Ülfet, muhabbet, kardeşlik, sevgi, güven, sohbet” gibi kavramlar mevsimlik göç eden kuşlar gibi göçtü diyarımızdan. Ahmedî Xanî’nin, Melayê Cizîrî’nin, Feqîyê Teyran’ların, Seyyid Abdullah’ların yaşadığı topraklarda artık intiharlar konuşuluyor; ölüm, zalim bir imparator gibi Hakkâri ve ilçelerini talan ediyor. Verilere göre, adrese dayalı nüfus kayıt sisteminde Türkiye’nin en genç nüfusuna sahip Hakkâri’mizde onlarca intiharın ve intihara teşebbüsün yaşandığı bu aziz, şanlı ve şirin topraklarda birileri sesini yükseltmeyecek mi?
Ey ellerinde parayı bir topaç gibi döndüren yetkililer, kasıla kasıla yürüyen aşiretliler, okumuş/görmüş mektepliler, diyanetin koltuklarında mesai harcayanlar, varlıklı ve tesirli ağabeyler! Neredesiniz? Tüm varlığımızla, yarınların karanlığını bugünden sezenler olarak sesleniyoruz: Allah’ı şahit tutarak söylüyoruz; ne siz ne biz hesap veremeyeceğiz. Sadece lakırdı, seslenme, dert yanma niyetinde değilim elbette. Gelin, bu duruma nasıl geldik, çok kısa bir durum izahatını ve tahlilini yapalım:
• Aile bireylerinin gençlere olan ilgisizliği
• Gençlerin basmakalıp ifadelerle susturulmaya çalıştırılması
• Ailenin çocuklar üzerinde kurduğu psikolojik baskı ve kıyaslama
• İşsizliğin getirdiği bunalım ve maddiyattan doğan problemler
• Gençlerde aşırı beklenti, gereksiz alışveriş, kanaatsizlik
• Sanal kumar bağımlılığı, gösteriş telaşı ve zengin görünme hastalığı
• Zengin düğünlerini taklit eden orta ve düşük hâlli aileler
• Son dönemde artan boşanmalar, aile içi kavga ve tartışmalar
• Gösterişli merasimler, aşırı masraflar, gelin tarafının yüklü istekleri
• Gönül bağı kurmuş gençlere destek olmak yerine köstek olunması
• İnanç, dayanma ve sabretme konusundaki yetersizlik vb.
Bu saydığımız konular, bölge halkımızın ve özellikle gençlerimizin intihara yönelmesindeki en önemli ve tesirli faktörler. Peki, ne yapılabilir?
• Eğitimci kadrolar, öğrencilerin üzerine düşmelidir.
• Makam sahipleri, aidat ve ödeneklerinin bir kısmıyla gençlere sosyal, kültürel ve eğlenceli alanlar inşa etmeli; var olanları ihya etmeli ve sayılarını çoğaltmalıdır.
• Aşiret liderleri/önde gelenleri/sözü dinlenenleri, bir araya gelip özellikle evlenemeyen gençlerin derdine çare aramalı ve artık kültür adı altında yapılan çalgıcı düğünlere yasak koymalı; evlilik aşamasında altın ve eşya alımlarına sınır koymalıdır.
• Diyanet, bu konuyu çok ciddiye almalı; hutbelere konu edinmeli, dinî sohbetler tahsis edip bu konuları taassuptan uzak biçimde ele almalı ve aktarmalıdır.
• Belediye ve STK’lar, bölge halkının faydasına kültürel, eğitimsel ve sosyal programlar düzenlemeli ve etkinlikler yapmalıdır.
• Dinî dernek ve cemaatler, hiçbir çıkar ve fayda gözetmeden halkla iç içe olmalı ve yardımına koşmalıdır.
• Memleketin okumuş simaları, çevresinin faydasını gözetmeli; varlıklı kişiler ise birkaç öğrenciye veya fakir aileye maddi destekte bulunmalıdır.
• İşveren ve teşvikçiler, gençlere çalışacak istihdam alanları açmalı ve bunu çok düşük maaşla yapmamalıdır.
• Ve en önemlisi: sevgi, sevgi, sevgi… Biz birbirimizi sevmedikçe bu söylediklerimin hiçbir anlamı olmayacak. Her işin çözümü sevgide bitiyor. Biz birbirimizi seveceğiz ki taptaze fidanlar sevgisizlikten solmasın. Güllerimiz kurumasın. Bahçelerimiz talan olmasın.
Bu bütün olumsuzluklara rağmen güzel şeyler de olmuyor değil. 29 Ocak’ta, Şemdinli Belediyesi ve paydaşlarının; Fahri Şakar ve Fikri Algül ağabeylerin hazırlattığı “İntiharı Önlemede Ailenin Rolü” başlıklı konferans, şehrimiz ve ilçeleri bakımından son derece önemliydi. Bu değerli ve bilinçli adımı attıklarından dolayı onlara ve programda emeği geçen herkese bir Derecikli, bir Hakkârili olarak canı gönülden teşekkür ve takdir ediyorum. Tüm kurum ve kuruluşların, belediye ve derneklerin bu işe el atmasını, vicdanî bir yükümlülük addetmelerini şiddetle talep ediyoruz.
Hakkâri’mizin ters lalesi ne kadar güzelse, gençlerimiz bin kat daha güzel ve daha değerlidir. Dağda yetişen bir çiçeğe verdiğimiz değer ve ilgiyi, gül gibi gençlere vermek dileğiyle…