Yer Beytü-l Makdis, Kenan. On iki kardeşin en küçüğüydü Yusuf (as). Babası Yakup’un (as) gözbebeğiydi. Onu yanından ayırmaz, iş yaptırmazdı.

Yusuf’un kokusu, diğer kardeşlerinden farklıydı onun için. Bir gün bu koku kesilecek ve dünya, acımasız bir misafirhaneye, bir çilehaneye dönecekti. Gün gelecekti; hasret kaldığı Yusuf’un kokusu, âmâ olan gözlerini açacaktı. Ancak evvelinde baba ile oğulun çetin bir imtihandan geçmesi gerekecek ve geçeceklerdi…
Bahar aylarıydı. Dağlar, ovalar, Kenan diyarının vadileri baharın cümbüşüne hazırlanıyordu. On bir kardeş, babalarının gözbebeği Yusuf’u kıskandıkları için onu ortadan kaldırmaya yönelik bir plan hazırlayacak ve planlarını gerçekleştirmek adına Peygamber Yakup’un karşısına çıkıp koyunları otlatmaya Yusuf’un da gelmesini isteyeceklerdi. Israrlara dayanamayan Peygamber Yakup izin verecek ve oğlu Yusuf’un rüyasını anımsayacaktı. Kur’an-ı Kerim’de geçen “Bir zamanlar Yusuf babasına demişti ki: ‘Babacığım! Ben rüyamda on bir yıldızla Güneş ve Ay’ı bana secde ederlerken gördüm.’” ifadesi, en güzel kıssa olarak nitelendirilecekti. Yusuf’un anlatıldığı kıssa, İslam tarihinde “ahsenü’l-kasas” “en güzel kıssa” olarak yerini alacaktı.

On bir kardeş, zar zor izin kopardıklarına sevinecek ve adım adım planlarına yürüyeceklerdi. Kuyunun başına geldiklerinde kardeşleri Yusuf’u kuyuya atacak, babalarının gözdesini ölüme terk edeceklerdi. İşte burada başlayacaktı köle Yusuf’un ve sultan Yusuf’un hikâyesi…

Yusuf kuyudadır. Bir zaman sonra oradan geçen bir kervan tarafından bulunacak, Mısır’a götürülecek, köle pazarında satılacak ve Mısır’ın azizi tarafından satın alınacaktı. Güzelliğiyle meşhur Yusuf, yıllar geçtikçe daha da güzelleşecek ve Züleyha’nın ilgisini çekecekti. Züleyha tarafından kendisine yakınlaşmak amacıyla bir komplo kurulacak, kapalı kapılar ardında teklifler sunulacak; ancak Yusuf orayı terk edecekti. Terk ederken Züleyha, Yusuf’un gidişini engellemek için arkasından sarılacak ve gömleğini yırtacaktı. Olanları duyan Aziz oraya gelecek ve işin izahını soracaktı. Yusuf işte o zaman iftiraya uğrayacak; “Gömlek önden yırtılmışsa Yusuf suçludur, arkadan yırtılmışsa kadın suçludur.” denilerek bir bebek şahitlik edecekti. Oradaki herkes Yusuf’un suçsuzluğunu görecek, deliller iftirayı yenecekti; ancak buna rağmen Yusuf zindana atılacaktı. Takip eden yıllarda Yusuf, Mısır’a sultan olacak; kardeşleri af dilemek için huzuruna gelecek, Züleyha ise pişmanlık içinde yıllarını geçirecekti. Yusuf, hem vicdanlarda hem de mahkemelerde pür ü pak olacaktı.

Bütün bu anlattıklarım tarihî ve Kur’anî bir vakıadır. Bu vakıayı metaforlaştırarak bugün Hasan Dinç’in içinde bulunduğu durumla sembolleştirdim. Derdim kişileri kıyaslamak, şahısları birebir benzetmek değildir; durum izahını sembol ve metafor yoluyla yapabilmektir.

Hasan Dinç, bundan üç-dört sene önce akıl almaz bir taciz iftirasına maruz kaldı. Eski bir öğrencisi, kendisine yapılan emeğe ve iyiliğe büyük bir ihanet etti. Hasan Dinç, söz konusu eski öğrencisinin evine, yaşlı ninesini ziyarete gitti; hâl hatır sordu. Eve girişte eski öğrencisi, annesi, ablası ve yanındaki misafirlerin yanında kendisine “Hoş geldin.” dedi. Hasan Dinç de babacan bir tavırla öğrencisine sarıldı. Hep birlikte içeri girip sohbet ettiler. O sırada kızın abisi ve dayısına, “Kızınız lisede dersleri çok aksatıyor; derslere girmiyor, okula uğramıyor.” haberi ulaştı. Bunun üzerine abisi ve dayısı onu okuldan almakla tehdit etti. Tüm bu olanları Hasan Dinç’ten öğrendiğini zanneden ve yanlış kanaate kapılan kız, daha sonra mahkeme ve savcılık ifadelerinde, “Haberi verenin Hasan hoca olduğunu sandım; kendimce intikam almak için böyle bir iftira attım.” diye itirafta bulundu.

Tüm bu olanlardan sonra ne olması gerekirdi? Hasan Dinç’ten özür dilenmesi ve iftiracıların cezalandırılması değil miydi? Ne yazık ki böyle olmadı; Hasan Dinç suçlu bulundu ve kendisine hapis cezası verildi. Ayrıca belediye başkanlığı görevinden alındı. İşin daha da çarpıcı yanı, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hem müştekinin hem de sanığın ceza aldığı ilk dosyalardan biri olarak kayıtlara geçmesiydi. Bu durum, Derecik’te belediyenin el değiştirmesinin intikamı olarak kurgulanan siyasi bir oyun ve hukukî bir garabet olarak tarihe geçti. Bu haksızlığa Derecik halkı tepki gösterdi. Zira Derecik, Hasan Dinç’le özdeşleşmiş; Hasan Dinç de Derecik’le bütünleşmişti.
Metaforumuza dönersek: Yusuf’un suçsuzluğu, bir bebek tarafından ispatlanmasına rağmen hapsedilmişti. Tıpkı iftira atan kişinin itirafına rağmen suçsuzluğu ortaya çıkmasına karşın hapse atılmaya çalışılan ve görevinden uzaklaştırılan Hasan Dinç gibi… Şahit bebek Yusuf’un suçsuzluğunu ispat etmişti; fakat zulüm hakikati susturmuştu. Hasan Dinç’in suçsuzluğu da “İftira attım.” diyen kişi tarafından ortaya konmuştu; ancak yaşanan mağduriyet sona ermemişti. Günün sonunda mağdur ve masum Yusuflar, Yakuplar, mağrur ihanet eden kardeşler, iftiracılar bitmeyecek ama hak ve mizan sahibinin de adaleti şaşmayacak. Hasan Dinç, yıllar sonra bile bir halk kahramanı olarak anılacak ama yağlı göbekliler, ikiyüzlüler, firavunlar, ihale devşirmenleri ve umut simsarları, şehrin tenha bir köşesine bırakılan çöp poşeti gibi unutulacak.

Son olarak: Kader en büyük hesaplaşmadır. Yıllar sonra Yusuf’u kendi elleriyle kuyuya atan kardeşleri, onun huzuruna gelip “Bize sadaka ver.” demişlerdi. Şeksiz ve şüphesiz inanıyoruz ki siz de bir gün Hasan Dinç’in kapısına affedilmek için geleceksiniz. Ancak Hasan Dinç, hiçbir zaman rövanşist davranmadığı gibi yine rövanşist davranmayacak ve intikam yoluna başvurmayacaktır.