Bu memlekette ses hiç eksik olmuyor. Herkes konuşuyor, herkes anlatıyor, herkes iddia ediyor. Ama tuhaf olan şu: Bu kadar gürültüye rağmen kimse kimseyi duymuyor.

Birbirimizi dinlemek yerine birbirimizin sesini bastırmaya çalışıyoruz. Hakikati aramak yerine, kendi cümlemizi daha yüksek söylemenin peşindeyiz. O yüzden konuşmalar çoğalıyor ama anlam azalıyor; hatta kayboluyor.

Siyasette de böyle, sosyal medyada da böyle, günlük hayatta da böyle. Bir sorun dile getirildiğinde çözüm aramıyoruz; saf belirliyoruz. Kim söyledi, hangi taraftan söyledi, niyetli mi söyledi…Sözün kendisiyle ilgilenen neredeyse yok. Belki de en büyük kırılma burada yaşanıyor. Çünkü bir toplum, konuşmayı bırakınca değil; dinlemeyi bıraktığında çözülür.

Herkesin haklı olduğu ama kimsenin sorumluluk almadığı bir düzen oluşuyor. Kimse “Acaba karşımdaki ne demek istiyor?” diye sormuyor. Herkes “Ben ne diyeceğim?” sorusuna kilitlenmiş durumda. Bu yüzden aynı şeyleri tekrar tekrar konuşuyoruz. Aynı tartışmalar, aynı öfkeler, aynı hayal kırıklıkları… Sonuç değişmiyor, çünkü yöntem hiç değişmiyor.

Gürültü arttıkça hakikat geri çekiliyor. En sakin cümleler duyulmaz oluyor. En makul itirazlar kalabalıkta kayboluyor. Bağıran kazanıyor sanıyoruz ama aslında herkes kaybediyor. Belki de artık daha az konuşmaya değil, daha çok dinlemeye ihtiyacımız var. Bir an durup, cevabı hazırlamadan, savunmaya geçmeden, etiketlemeden dinlemeyi bilmemiz lazım. Çünkü bu memlekette sorun fikir eksikliği değil. Sorun, fikre tahammül edememe hâli.

Ve belki de asıl mesele şu: Bu kadar gürültünün içinde hâlâ sessizce konuşmaya çalışanlar var. Ama onları duymak için biraz susmak gerekiyor…