Hakkari…
Yıllardır acının, yokluğun, korkunun ve unutulmuşluğun gölgesinde yaşamaya çalışan bir şehir. Bu coğrafya, sadece dağların sertliğiyle değil; insanların hafızasına kazınan derin acılarla da ağır bir yük taşıyor.
Özellikle 1990’lı yıllar, Hakkari için unutulması mümkün olmayan karanlık bir dönemdi. Bölgede yaşanan çatışmalar nedeniyle yüzlerce köy boşaltıldı, birçok bölge “yasaklı alan” ilan edildi. İnsanlar doğup büyüdükleri topraklardan koparıldı. Aradan 35-40 yıl geçmesine rağmen hâlâ boş duran köyler, gidilemeyen yaylalar ve terk edilmiş yaşam alanları var. Bir zamanlar çocuk seslerinin yükseldiği o köylerde bugün yalnızca sessizlik hâkim.
Bu süreç, Hakkari’ye yalnızca ekonomik zarar vermedi; aynı zamanda insanların ruhunda derin yaralar açtı. Kaybedilen canlar, dökülen gözyaşları, çekilen acılar ve geride bırakılan hayatlar hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. O yılları yaşayan insanlar için bazı anılar hiçbir zaman silinmeyecek kadar ağır.
Bugünün gençleri belki o günleri tam olarak bilmiyor. Ancak o yıllarda Hakkâri’de olayların yaşanmadığı bir gün neredeyse yok gibiydi. Akşam karanlığı çöktüğünde başlayan silah sesleri bazen sabaha kadar sürerdi. Şehir merkezi gece boyunca çatışmaların gölgesinde kalır, sabah olduğunda çarşı adeta savaş alanına dönerdi. Camı kırılmayan dükkân neredeyse kalmazdı.
Halk ise ağır güvenlik politikaları altında yaşam mücadelesi veriyordu. Özellikle Katramas Köprüsü’nün diğer tarafında bulunan mahalleler ve köylerde yaşayan insanlar için hayat çok daha zordu. Çarşıdan eve temel ihtiyaç götürmek bile bazen büyük bir mesele hâline gelmişti.
Bir torba undan fazlasını taşımak yasak sayılıyor, gıda alışverişlerinde bile çeşitli kısıtlamalar uygulanıyordu. Bazı dönemlerde evlerde yaşayan kişi sayısının güvenlik güçlerine bildirilmesi isteniyordu.
Hakkari’ye Van ya da Şırnak yönünden giriş-çıkışlar belirli saatlerle sınırlandırılmıştı. Sabah başlayan izin saatleri öğleden sonra sona eriyor, akşam saatlerinde yolculuk yapılmasına izin verilmiyordu. İnsanlar kendi şehirlerinde bile korku ve baskının gölgesinde yaşamaya çalışıyordu.
Yaşanan haksızlıklara karşı halk zaman zaman yürüyüşler düzenliyor, ancak bu gösteriler çoğu kez gaz bombalarıyla dağıtılıyordu. Gençler sokaklarda ateş yakıyor, sloganlar atıyordu. Bir süre sonra bütün bunlar, olağanüstü şartların dayattığı acı bir hayat düzenine dönüşmüştü.
O yıllarda kimsenin Hakkari’nin geleceğini konuşacak hâli yoktu. İnsanlar iki taraf arasında sıkışmış, yalnızca hayatta kalmaya çalışan bir toplum haline gelmişti. Zaten zor olan coğrafya da hayatı daha da ağırlaştırıyordu. Zap Vadisi’nin sert kayalıkları, Cilo’nun, Sümbül’ün ve Reşko’nun heybetli dağları; derin vadiler ve ulaşılması güç yollar, bu şehrin kaderini daha da çetin hâle getiriyordu.
Ama bütün zorluklardan daha ağır olan şey, insanların yüreğinde biriken acılar oldu.
Bugün Hakkari’nin en büyük ihtiyacı; huzur, barış ve umut dolu bir gelecektir. Çünkü bu şehir artık yeni acılar görmek istemiyor. Annelerin gözyaşı dökmediği, gençlerin toprağa düşmediği, çocukların korkuyla büyümediği bir Hakkari hayali, bu coğrafyada yaşayan herkesin ortak duasıdır.
Hakkari artık çatışmalarla değil; doğasıyla, kültürüyle, gençliğiyle, eğitimiyle ve kalkınmasıyla anılmalıdır. Geçmişin yaraları unutulmadan ama geleceğe umutla bakılarak kurulacak kalıcı bir barış ortamı, yalnızca Hakkâri için değil; bu ülkenin tamamı için büyük bir kazanım olacaktır.