Anneciğim…
Bir kırlangıç kuşu kadar yalnızım. Kırlangıç kuşlarının dahi bir evi var; konacakları bir dalı, tüneyecekleri bir yer… Benim yok. Bana sen öğretmiştin, anne; kırlangıç kuşunun aslında bir cennet kuşu olduğunu. Küçükken, cennetten indiklerini söylerdin. Yuvasını bozdurmaz, dokunmamıza ve rahatsız etmemize izin vermez, kızardın. Kuşa, yaptığı yuvaya ve hatta yapıp terk etmesine rağmen yuvasına hürmet etmeyi sen bana öğrettin. “Onlar cennetten inme kuşlardır, oğlum.” derdin kırlangıç kuşu için. Bu kadar şeyi nereden bildiğini sorduğumda ise gözlerinin yaşardığını belli etmemeye çalışarak, “Babam eskiden hep anlatırdı.” derdin.

Anne!
Eli biraz da olsa kalem tutan oğlun, bundan on beş yirmi sene önce anlattığın bütün hikâyeleri ezbere biliyor. Ezberlediği, öğrendiği hiçbir şeyi senin anlattığın bir hikâyeye, bir menkıbeye değiştirmiyor. Tekrar tekrar anlattığın için değil; ne zaman tekrar anlatsan sanki ilk kez anlatıyormuşsun gibi dinlediğim için hatırlıyorum. Senden sonra hiç kimseden hikâye dinlemedim, anne. Seni dinlediğim gibi bir başkasını saatlerce dinleyecek sabrım olmadı. Zaten dinlemek de istemedim. Kimseyi dinlemedim ama okudum, anne. Çok okudum; onlarca, yüzlerce… Bana çok zaman önce anlattığın kırlangıç kuşunun, kadim Anadolu geleneğinde çok önemli bir yeri olduğunu okudum. Âmin Kuşu’nu okudum, anne. Bana anlattığın kırlangıç kuşunun aslında Âmin Kuşu’nu sembolize ettiğini öğrendim. Âmin Kuşu; nerede bir âşık, bir gurbetli, bir yaralı, yolda kalmış ya da yarı yolda bırakılmış biri varsa, onun duasına “âmin” dermiş. Bir tür dua taşıyıcısı görevini üstlenen Âmin Kuşu, aslında kırlangıç kuşuymuş, anne. Cennetten gelme denmesinin sebebi de buymuş. Bak anne; yıllar sonra bile bana bir şey daha öğrettin. Bu dünyada ne öğrendiysem, orada beni bir acı yakaladı. Bir tek senin öğrettiklerin işe yarıyor. Ne iki üniversite, ne dershane, ne onlarca yıllık okuma, ne yaşım kadar gezdiğim şehirler, ne tanıştığım binlerce insan, ne de altını çizdiğim yüzlerce kitap…
Sığınağım!
Hiçbir zaman yüzünü bile ekşitmedin. Ne zaman bir yaramazlık yapsam gözüm ilk seni arardı. Sen kızmayıp üzülmeseydin, tamamdı benim için. Kim kızarsa kızsın, derdim. Seninle yaptığım yolculuklar, geçirdiğim zamanlar, yaptığımız konuşmalar ve hatta sessiz oturuşlar… Hepsine, gelin olma yaşına gelmiş genç bir kızın çeyizine verdiği değer gibi değer veriyor, saklıyorum. Hiç mutlu olmadın sen, anne. Çocuklar annelerinin kaderini yaşarlarmış. Anne! Ben de hiç mutlu olmadım. Hoş, öyle bir derdim de yok. Birazcık huzurun talibiyim. Bu huzura da ancak senin dizinin dibindeyken erişiyorum.
Anneciğim…
Hayat denen bu çölde dünyanın kumu gözlerimi kör ediyor. Çölümde vaha ol. En karanlık zindanlarda yolumu kaybediyorum; ışığım ol. Ruhumu yitiriyorum; buldur. Omzumdaki yük belimi büküyor; dayanma gücüm ol. Bu ve bundan sonra edeceğim dualarımda ortak ol. Ettiğimiz duaları cennet kuşları duysun. Kırlangıç kuşu ötüşüyle “âmin” desin. Âmin Kuşu, duamızı göklere taşısın.
Sevgili anneciğim…
Elimden üzülmekten başka bir şey gelmiyor; annesi yanında olmayanlara, annesi Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş olanlara, annesi olmasına rağmen annesizlik çekenlere… Affetsinler. En çok da bu yazıyı okuyup annesi yanında olmayan dostlarım affetsin beni, anne. O da affetsin. En çok O affetsin. Namazlarında, kısık sesle ettiğin duaların sonunda, her zamanki gibi yüksek sesle dediğin gibi, “Âmin” der misin anneciğim?