Bahar aylarının ortasıydı. Yaz daha uğramamıştı. Takvimler 1993’ü gösteriyordu. Bu tarihten sonra yırtılan her takvim yaprağının bir anlamı olacaktı.
Çünkü tam bu tarihlerde hayatının hiçbir dönemini anlamsız geçirmeyecek bir zat-ı muhterem doğacaktı. Şahsına münhasır, ehl-i kalp, ehl-i dost: Sezgin KILIÇ.
Her insanın doğumu bir anlam taşır. Gerek nasıl doğduğu gerekse ne zaman doğduğu... Sezgin KILIÇ, 93’ün baharında gözlerini, hayatın en zor yaşandığı coğrafyada elinin değeceği her hayat sahibine bahar getireceğini bilmeyerek açmıştı. Kime dokunacaksa, hayatında bahar esintileri estirecekti. Doğum gününü sorduğumda, “O dönemler yeni doğan çocuğu anında kaydetmek bugünkü kadar kolay değildi.” diyerek klasik doğum zamanı tarifini annesinden şu şekilde duyduğunu söylemişti: “Bahar mevsiminin ortalarında doğmuştun.” Yıllar sonra doğan diğer kardeşleri ile birlikte nüfusa kaydedilecekti: 1 Haziran.
Çocukluğunu Derecik’in ara sokaklarında doyasıya yaşayacaktı. Kendisinin deyimiyle “çocukluğunu gerçek manada çocuk gibi geçiren” biriydi. Derecik’in sokaklarında atlayıp zıplayacak, top peşinde koşacak, saklambaç oynayacak ve anlamlı bir hayata hazırlanacaktı.
Sezgin KILIÇ, lise çağına gelecekti. Bıyıkları henüz terlememişken gurbete çıkacak, liseyi ailesinden uzakta okumak için evden ayrılacaktı. Ama gurbet kısa sürecekti. Gurbetin ağırlığı bu taze genci gerisin geri Derecik’e döndürecekti. Kendi deyişiyle, “bilinçsiz bir gençlik dönemi” geçirecekti. Ama artık yollar onu beklemekteydi. Tabii, gurbet de.
Eğitim için Hakkâri’den çıkan çocukların, gençlerin yine Doğu’da veya Güneydoğu’da kalmalarına inat Sezgin KILIÇ, Türkiye’nin en batı tarafına, Bursa’ya gidecekti. Uludağ Üniversitesi Türkçe Bölümü’nde okuyacaktı. Bugünkü kimliğinin büyük bölümünü Bursa’da, Birlik Vakfı’nda kazanacaktı. Birlik Vakfı, MTTB’nin kapanmasından sonra Cumhurbaşkanımızın da kurucuları arasında bulunduğu bir eğitim vakfıydı. Bu vakıfta dâhil olduğu kitap muhabbetlerinden ve bu muhabbetlerin sıcaklığından etkilenerek bundan sonraki hayatını ve iç dünyasını tamamen değiştirecek bir okuma serüveni kazanacaktı. Üniversitede öğrenci toplulukları aracılığıyla gönüllere girecek, çok kişiye yardım edecek, etkinliklere ön ayak olacaktı. Ne zaman memleket ve aile hasreti çekse kendini sabah namazını kılmak için Bursa Ulu Camii’nde bulurdu. Oradan aldığı tadı bir daha hayatı boyunca alamayacaktı. Bursa Ulu Camii’nin ortasında bulunan çeşme konuşabilseydi, acaba tüm hüznüyle kapıdan içeri giren şu yorgun yüzlü fedakâr adam için neler söylerdi?
Bilgili, birikimli bir genç adam, fedakâr bir mümin olarak Derecik’e döndüğünde ardında binlerce hâtıra, yaşanmışlık bırakacaktı. Bursa’dan ayrılmak, kendisinin söylemiyle “hayatının en büyük yanlışı” olsa da onun fedakâr ruhu ve yapısı, Derecik’te de kendisi haricinde herkese koşmasına vesile oldu. Derecik İHH gibi, mümince simaların hiçbir karşılık beklemeden bir araya geldiği vakıfta Derecik’in köylerini, yetim ve öksüzlerini tek tek gezdi. Onlarla muhabbet etti, başlarını okşadı, tebessüm etti ve her türlü yardımı yapmaktan geri durmadı. Derken, onu o yapan asıl şey gelmek üzereydi; aşk.
Artık “yaşı gelmişti.” En hayırlı yoldan nasibine kavuşmak istiyordu. “Ya Rabbi! İkrâm” diye ettiği duaların cevabını alma zamanıydı. Bir hanımefendinin ismini söylediler. Hiç görmemiş, tanımamış, tanışmamıştı. Hatta ailesini bilip tanımasına rağmen kendisinin varlığından haberdar değildi. İyi güzel de, hiç tanımadığı, görmediği, varlığından haberdar dahi olmadığı biri için duyduğu bu hisler neydi? Neydi kış ortasında terleten, yaz zamanı üşüten şey? Aşktı efendim, aşk. Belki yüzlerce defa duymuş, onlarca defa okumuştu bizim Yunus’un “İşitin ey yârenler! Kıymetli bir nesnedir aşk.” mısrasını. Hiç yaşamamış, yanından bile geçmemişti aşkın ve şimdi onu büyük bir aşk çemberi bekliyordu. Aşkın o kıldan ince, kılıçtan keskin köprüsü üzerinde yalın ayak yürüme zamanıydı onun için.
Hanımefendi ile koronavirüs döneminde aynı okulda (Taşlıçay Okulu) teşrikimesaide bulunacaklar, birbirlerinin yüzüne bakmadıkları gibi şartlardan dolayı taktıkları maskeler nedeniyle bu iki şahs-ı muhteremin birbirinden haberleri olmayacaktı. Çok sonraları bu durumu fark edecek ve anlaşıp dünya evine 2023 yılında gireceklerdi. Evlendikten sadece iki hafta sonra yeni evli çift, bir dağ köyü olan Karakoç’un yolunu tutar. Onlarla birlikte nadide yazarımız Büşra AKBAŞ da vardır ki yazarımız aynı zamanda Sezgin KILIÇ’ın baldızıdır. Kendisine Sezgin KILIÇ’ı sorduğumda, “Ailemize damat olacağı düğün arifesinde bile hep başkalarının yardımına koşan, zamanını muhtaçlara adayan biriydi.” diyerek bu diğergâm beyefendiyi en yakın şahit gözüyle aktaracaktı. Yine bu portre yazısını yazacağımı, ismiyle müsemma dostuma söylediğimde beni günlerce etkisinden çıkarmayacak o cümleyi Sezgin KILIÇ için söylemişti: “İyiliği dillere değil, insanların gönlüne sessizce işleyen zarif bir insan. ” Bir insan, başka bir insanı bu kadar zarif biçimde nasıl tanımlar? Ve bir insan, başka bir insanın gönlünde nasıl bu kadar güzel yer kaplar? İnanamamış ama anlayabilmiştim. Çünkü Sezgin KILIÇ ile benim de yakın bir dostluğum var. O, yazarımızın tabiriyle tam bir “abi.” Çevresini destekleyen, sırtını sıvazlayan, yaralarını saran, yüklerini yüklenen, sırlarını sırlayan, dertlerini dert eden bir abi…
2023’ten beri Karakoç’ta küçük kalplere ilim ve bilgi girsin diye canla başla savaşan Sezgin KILIÇ, oradan ayrılmaya hazırlanıyor. Atanmak için çok sıkı ve zahmetli şekilde çalışan bu güzel yüzlü, güler yüzlü beyefendiye —hissediyorum ki— Allah’ın ikinci ikrâmı yakındır. Yıllar boyunca kan, ter ve gözyaşı ile bütün gücüyle mücadele eden bu şahsına münhasır zat, Karadağ’ın dibindeki bu köyde tek dayanağı olan eşiyle evlenmekten duyduğu şükran ve memnuniyeti dinleseydiniz, söyleyecek bir şey bulamazdınız. Ben de bulamıyorum ama siz değerli okurlara en kısa şekilde aktarmaya gayret edeyim: Karadağ’ın eteklerinde, Karakoç’un kırlarında bir çiçek açsa, eşinden bildi ve bilmeye devam etmekte.
“İkinci ikrâm” demiştim, fark etmişsinizdir. Birinci ikrâm ise Allah’ın onlara hediye edeceği ve aşk bahçelerine can suyu olacak bir evlat. Kılıç çifti, hayırlısıyla kucaklarına almak için bir bebek beklemektedir. Bize de şu dua düşer: “Ya Rab! Diğergâm babasının ahlakıyla ahlaklandır.”
Sözü uzattık efendim ama sözlerimizin misafiri değerliydi. Böyle diğergâm değerlerin değerini diğerlerine bırakmadan bilmek lazım. Pamuklara sarmak ve muhabbet nazarıyla bakmak gerek. Tükenmekte olan insanlığımızı ve insafımızı göstermek için çabalayan, bilginin girmediği yerde ışık olmak için kendini yakan bu haysiyetli şahsiyetin varlığı hep daim olsun. Derecik, böyle güzel insanlarla güzel.
Doğum tarihiniz nedir?
Aslında gerçek doğum tarihimi ben de bilmiyorum. Bizim neslin annelerinin klasik bir doğum dönemi tarifi vardır. Ben de anneme sorduğumda “Bahar mevsiminin ortalarında doğmuştun.” cevabını almıştım. Doğduğum yıllarda yeni doğan çocuğu nüfusa kaydetmek bugünkü kadar basit değildi. Üçüncü kardeşim doğduktan sonra dördümüze aynı anda kimlik çıkarıp dördümüzün doğum tarihine 1 Haziran demişler. Yılı soracak olursan eğer takvimler 1993’ü gösteriyordu.
Çocukluğunuzdan kısaca bahseder misiniz?
Çocukluğunu gerçek manada çocuk gibi geçiren son nesildik desem abartmış olmam herhalde. Zira bizim çocukluğumuzda oynadığımız tüm oyunlar sokak oyunlarıydı. Ayağımızda, bizi eve bağlayan teknoloji denen bir pranga yoktu. Özgürdük, mutluyduk, umutluyduk, huzurluyduk, masumduk, kısaca çocuktuk.
Ne işle meşgulsünüz?
Öğretmenlik yapıyorum. Günümün büyük kısmı çocuklarla geçiyor. Onlara bir şeyler öğretirken aslında ben de onlardan çok şey öğreniyorum. Bazen bir sorularıyla insanı düşündürüyorlar, bazen küçücük bir başarılarıyla bütün yorgunluğu unutturuyorlar. Elimden geldiğince sadece ders anlatmaya değil, iyi bireyler yetişmesine de katkı sunmaya çalışıyorum.
Gününüzün çoğunu eğitime aç çocuklara ayırmak nasıl bir duygu?
Günün büyük bir kısmını eğitime aç çocuklarla geçirmek benim için yorucu olmaktan çok anlamlı bir duygu. Çünkü onların gözlerindeki öğrenme isteğini görmek insana umut veriyor. Bazen küçük bir ilgi, bir güzel söz ya da öğretilen bir harf bile onların hayatında büyük bir iz bırakabiliyor. İnsan, bir çocuğun geleceğine dokunabildiğini hissettiğinde yaptığı işin ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyor. Bu yüzden ben bunu sadece bir görev değil, aynı zamanda vicdani ve manevi bir sorumluluk olarak görüyorum.
Öğretmenlikte şu ana kadar yaşadığınız en zorlu süreç neydi?
Mezun olduktan 2 yıl sonra ücretli öğretmenlik için merkezdeki bir okulda görevlendirildim. Türkçe Öğretmeni olduğum halde beni oraya Sınıf Öğretmeni olarak verdiler. Bu benim branş dışı ilk deneyimimdi zaten, bir de üstüne bana en zor sınıf olan 1. sınıfı verdiler. Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Neyi nasıl öğreteceğimi bilmiyordum. Yönetimle konuştum, “Birinci sınıf olmaz, kendimi geçtim çocuklara yazık. O temeli ben atamam, Sınıf Öğretmeni biri alsın.” dedim, dedim ama sesimi kimseye duyuramadım. Netice olarak başladım ama hiçbir şey bilmiyorum. Diğer şubelerdeki meslektaşlarım sağ olsunlar, onların getirdikleri etkinlik kağıtlarını öğrencilerime yaptırıyordum. Dört günüm bu şekilde geçti. Sonrasında okula yeni atanan Türkçe Öğretmeninin gelmeyeceğini öğrendikten sonra İlçe Milli Eğitim Müdürümüzden rica ettim ve sağ olsun kabul edip kendi branşıma geçiş yapmamı sağlamıştı. O dört gün branş dışı olmasına rağmen bana meslek tercihimi sorgulatmıştı.
Hayatınızda sizi en çok zorlayan olay ne oldu?
Yıllar önce başımdan öyle bir olay geçti ki hem yalancı hem korkak hem de iftiracı oldum. Sevdiğim bir kardeşimle babasının aracıyla çarşının dar sokaklarında gezinirken arkadaşımın hatasıyla bir kazaya karıştık ve araç ciddi zarar gördü. Arkadaşımın babasının malına çok düşkün olduğunu bildiğimden arkadaşımı korumak istedim. O gün şoförlüğüm olsa direksiyona geçip “Kazayı ben yaptım.” demekten bir an bile tereddüt etmezdim. Fakat böyle bir meziyetim olmadığı için tüm hatanın diğer şoförde olduğunu söyleyip yalan söylemek zorunda kaldım. Yine de arkadaşımı korudum denemez zira fiziksel olarak da engellemeye çalışmama rağmen savrulan birkaç tekmenin hedefi olmuştu. Amacım bir taraftan arkadaşı korumak diğer taraftan diğer sürücüyü ki tanıyordum onu, onu bulup, derdimi anlatıp helallik almaktı fakat nasıl olduysa arkadaşımın babası onu benden önce bulup her şeyi öğrenmişti. Netice olarak çevremdeki çoğu kişi tarafından yalancı, korkak, iftiracı yaftası yedim. En kötüsü de ne biliyor musun? Korumaya çalıştığım arkadaşım da beni bunlarla yaftalamaya çalıştı. Ben hayatım boyunca birçok konuda diğerkâm bir kişilik sergiledim birçok kez de bunun cefasını çektim ama özellikle bu olay benim bu durumu sorgulamama sebep oldu. Peki bundan hiçbir ders aldın mı dersen eğer hala aynı çizgide olduğumu söylersem yeterli bir cevap olur diye düşünüyorum.
Derecik sizin için neyi ifade ediyor?
Derecik benim için sadece bir memleket değildir. Çocukluğumun, gençliğimin, hatırlarımın adıdır Derecik. Her ne kadar son yıllarda beşerî etkenlerle üstü örtünmüş olsa da Derecik bana samimiyeti, komşuluğu ve insan sıcaklığını ifade ediyor.
Beklentiniz nedir memleketten?
Memleketimden beklentim aslında çok büyük şeyler değil; insanların huzur içinde yaşayabildiği, gençlerin memleketini terk etmek zorunda kalmadığı, birlik ve kardeşliğin güçlendiği bir Derecik görmek istiyorum. Çocukların umutla büyüdüğü, insanların birbirine daha çok sahip çıktığı, geçmişin güzelliklerini kaybetmeden gelişen bir memleket hayal ediyorum. Çünkü insan doğup büyüdüğü yerin sadece bugününü değil, yarınını da güzelleşmiş görmek istiyor.
Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Son olarak şunu söylemek isterim: İnsan hayatı boyunca birçok zorlukla karşılaşıyor ama onu ayakta tutan şey çoğu zaman aidiyet duygusu, samimiyet ve faydalı olabilme hissi oluyor. Ben de gerek öğretmenlikte gerek sosyal hayatımda elimden geldiğince insanların hayatında güzel bir iz bırakmaya çalışıyorum. Çünkü günün sonunda geriye kalan şey; ne kadar kazandığımız değil, kaç insanın gönlüne dokunabildiğimiz oluyor.