Sonbahara iyi bir başlangıç yaptık diyebiliriz. Aralıklı yağışlar ve kendini hafiften belli eden soğuklar dışında her şey yolunda gidiyor.

Tam da “tava péşmanan” günlerinden geçiyoruz. Atalarımız eylül ayının sonu ile ekimin ilk haftasını “kış bastırmadan işlerini bitiremeyenler için fırsat günleri” olarak adlandırmışlar. Bir yılın neredeyse gün gün iklimsel olarak tespit edilmesi büyük bir deneyim gerektiriyor.

Günümüzden bahsedecek olursak, pişmanlık duyup da “güneşli günlere” ihtiyacı olan insanlardan çok devlet kurumları var. Göçük bölgesinde karayollarının, Altay Caddesinde Hakkari Belediyesi’nin, Bulvar Caddesi’nde VEDAŞ’ın bol güneşli günlere ihtiyaçları olduğu aşikardır.

Hakkari için sıklıkla kullandığımız “Hakkari’de yapılmayan hizmetler kadar, yapılan hizmetler de tartışma konusu oluyor” tezi neredeyse her gün kendini tekrarlıyor.

Hakkari’nin en çok ihtiyaç duyduğu hizmetlerden biri olan kültür merkezi binasının yapılacağı müjdesini aldığımızdan bu yana bir Hakkari Evi tartışması da alevlenmişti. Yapılacak “kültür merkezi” kompleksinin alanı içinde kalan “Hakkari Evi” itirazlara rağmen yıkıldı.

Hakkari Evi sosyal etkinliklerin yapılması, Hakkari’ye özgü yemeklerin sunulması, insanların bir çay veya kahve eşliğinde zaman geçirmesi için ideal bir mekandı. Sonuçta yıkımına karar verildi.

Sosyal medyadan bu evin yıkılmasına yapılan itirazlara baktığımız zaman “Hakkari’nin kültürüne katkı sunuyordu” tespitlerine denk geldim. Ben 2005 yılına kadar Hakkari’de toprak evde yaşadım. Hakkari Evi’ne benzeyen bir yapı görmedim. Bu binanın mimarisi hangi Hakkari’nin evinden esinlenerek yapılmıştı acaba?

Kültürel erozyon

Bu tartışmayı uzatmak niyetinde değilim elbette. Ama bu fırsatı kullanarak Hakkari’deki “kültürel erozyona” değinmek isterim.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Hakkari evlerinden bahsederken, “birbirine yapışık ve paralel, iki katlı kerpiç ve toprak damlı” olduklarından bahsediyor. Eğer Hakkari’nin “ev” hafızası yaşatılmak isteniyorsa bu tarife uyan evler inşa edilerek Hakkari’nin kültürüne katkı sunulabilir. Daha yıkılıp ortadan kaldırılmadan önce bu evlerin bir kısmının korumaya alınarak günümüze kadar yaşatılması mümkün olabilirdi. Çukurca’daki “tarihi evler” bunun en güzel örneklerindendir.

Kültürel aşınmaya ve dejenerasyona karşı bu güne kadar yeterli tedbirlerin alındığını söyleyemeyiz. Tarihsel belliği son derece zengin Hakkari coğrafyası binlerce yıl çeşitli kavimlere ev sahipliği yapmıştır. Yüz yıllar boyunca bu topraklarda Müslümanlar, Keldaniler, Ermeniler,Nasturiler, Süryaniler ve Yahudiler bir arada yaşamışlardır. Hemen hemen her yerleşim yerinde, her köyde, her kasabada bu medeniyetlere ait tapınaklara ve yaşam izlerine rastlamak mümkündür. Ama Müslümanlar dışındaki kavimlerin Hakkari’den göç etmesi veya göç etmek zorunda kalmasından günümüze kadar uzanan zaman aralığında bu medeniyetlere ait eserler layığıyla koruna bilmiş değildir. Özellikle inanç ve ibadetlere ait yapılar define amaçlı tahrip edilmiş, günümüze ulaşabilmiş eserler ise yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Son yıllarda cami ve medreseler ile ilgili bazı restorasyon ve koruma amaçlı çalışmalar olsa da bu çabalar beklenen seviyenin çok altında kalmıştır.

Hakkari’nin kültürel belleğinden bahsedilirken, medeniyet, kavim, ırk ve din ayrımı yapılmaksızın konunun ele alınması gerekmektedir. Hakkari’nin geçmişine ışık tutan ve buram buram tarih kokan bu eserler restore edilerek koruma altına alınmalıdır. “Yasak” ve “günah” kavramlarının caydırıcılık gücü hafife alınmamalıdır. Bu eserlerin yaşatılmasını ve korunmasını doğanın ve insanların insafına bırakırsanız zaman içinde yok olmaları kaçınılmaz olacaktır. Çok büyük bölümünün yok olduğunu zaten gözlemleyebiliyoruz.

Coğrafi işaretler

Tarihine, kültürüne, gelenek örf ve ananelerine sıkı sıkıya bağlı olmayan bir millet geleceğine güvenle bakamaz. Bu bağlamda ortaya çıkış noktası ve kökeni Hakkari yöresi olup “coğrafi işaret” tescilini alamadığımız veya bizim olduğu halde elimizden kaçırdığımız ürünler veya bitkiler bizim için önemli kayıplardır.

Mesela otlu peynirin tescilini Van ili almış. Ama otlu peynirin ana vatanı Hakkari’dir. Peynire ilk olarak sirik, siyabo, heliz, mendi gibi otları katıp sofraya koyan Hakkarili kadınlardır ve bu otların da ana vatanı Hakkari’nin cennet gibi yaylaları ve dağlarıdır.

Yine endemik bitkilerden ters lalenin bütün hikayesinde Hakkari var ama hala tescilini alamadık.

İnsanların bahar aylarında bin bir zorlukla dağlardan toplayarak soframıza kadar getirdikleri, ekseriyetle sadece Hakkari yöresinde yetişen bu otların yemek dışında da kıymetinin olduğunun farkına vararak bir an önce tamamını tescil etmemiz zaruridir.

Yine tescili Van’da olan keledoş ve dewin (ayran aşı) Hakkari’nin öz yemekleridir. Tabi Van tescili alınca araştırma sonuçlarında, “geniş bir havzada tüm bölgeyi kapsıyor” diye bir sonuç ortaya çıkıyor. Halbuki Hakkari, Van’ın ne bir bölgesi ne de havzası. Hakkari tarihsel köken olarak Van’dan çok önceleri medeniyetlere ev sahipliği yapmış bir coğrafyadır.

Ama zihinsel ve fiziksel olarak Van’a bağlı (bağımlı) olmayı kabullenmiş bir Hakkari’nin (Hakkarilinin) eninde sonunda bu kanıya varılmasının önünü açacağını kabullenmemiz gerekiyor.

Hakkari Stelleri

1998 yılında Hakkari (Mir) Kalesi’nde bulunan on üç adet stel (dikilitaş) müzemiz olmadığı için Van Müzesinde sergileniyor ve bu durum bizim yetkililerimizce veya bizlerce pek de önemsenmiyor. Üç bin beş yüz yıllık bir geçmişe sahip bu eserlerin Hubuşkia Krallığı’na ait oldukları tahmin ediliyor. Tarihçiler tarafından “tarihi hazineler” olarak adlandırılan eşi ve benzeri olmayan bu eserlerin kıymetini bildiğimiz söylenemez.

Eğer yapımında bir aksilik olmazsa yakın zamanda bir “kültür sarayı”mız olacak. Bu kompleksin içine kendi çapında bir “müze” sıkıştıra bilirsek, belki bu eserlerimizi Van’dan geri alıp kendi memleketimizde korumaya alıp sergileyebiliriz.

Tarihine, kültürüne, gelenek örf ve adetlerine sahip çıkmayan halkların, başka kültürler tarafından asimilasyona uğramaları kaçınılmazdır.