Türkiye’de son sürat devam eden betonlaşmaya doğal tahribatta eklenince bütün dengeler altüst olmuş gibi görünüyor.
Geçen hafta olağanüstü yağış sonrası İstanbul’da doğaüstü olaylar yaşandı. Metrekare başına üç yüz kilogram yağış düşünce Türkiye’nin “kalbi” geçici bir felç yaşadı. Alt ve üst yapıların büyük bir sınavdan geçtiği ve büyük bir çoğunlukla sınıfta kaldığı şehirde altı insanımız hayatını kaybetti.
Ülke nüfusunun yaklaşık yüzde yirmisinin, sanayinin de yüzde otuzunun bulunduğu bir kaç ülkeden daha büyük İstanbul’umuzda böylesine bir afet yaşanması son derece üzücü ve bir o kadar da düşündürücüdür.
Hakkari gibi ne altı ne de üstü olan kentler; “İstanbul’a bunu yapan bize neler yapmaz” diye kara kara düşünüyorlardır.
Maalesef doğanın insanlarla mücadelesi çoğu zaman ortaya bir “afet” olarak çıkıyor. “Ben dünyaya egemen bir canlıyım istediğim şeyi istediğim şekilde yaparım” derse insanoğlu sonuç hüsran olabiliyor. Tam galibiyete sevinirken son dakikada doğanın sert tokadı ensesine iniveriyor. Verdiği hasarın çeşidine göre kendisine misliyle ceza kesiyor.
Biz Türkiye olarak çok şanslıyız. Afetlere büyük bir reaksiyon gösteriyoruz. Çok ağlıyoruz. Çok üzülüyoruz. Ama hemencecik unutuyoruz.
Şimdi İstanbul’un başına gelenlerden sonra, bu olay benim başıma gelirse ne yaparım, benim durumum nedir? Diye analiz yapan kaç kentimiz vardır?
Mesela Hakkari bu iç muhasebeyi yapıyor mudur?
Eğimli bir yamaca gelişi güzel kurulan bu kentin tonlarca yağmur suyunu absorbe edecek, şehri ondan fazla dereden koruyacak bir alt yapısı var mı?
Mevcut duruma bakıldığı zaman su ile ilgili bir afette İstanbul’dan farklı bir senaryonun mümkün olmayacağını biliyoruz. Daha önceleri dile getirdiğimiz ve uzmanların tespitleri sonucu Hakkari’de gerçekleşmesi olası “afetlerde” sonuçların üzüntü verici olacağının farkındayız. Plansız ve projesiz yaptığımız bu yerleşim yerlerinin adları “şehir” değil “mezar”dır. Dolayısıyla memleketlerimizde bir afet meydana geldiğinde bunun faturasını canımızla, malımızla, milli servetimizle ödemekten kurtulamıyoruz.
Hakkari’den çok çok fazla gelişmiş bu şehirlerde afetlere dayanıklılık bu kadar zayıfken, Hakkari kendini nasıl koruyacak?
Doğrusu Hakkari’yi İstanbulla kıyaslamak ne kadar doğru olacaktır? O da ayrı bir tartışma konusu. Ama düşünün bir kere; Ayazağa Deresinin İstanbul’un başına getirdiklerini Sekavk Deresi Hakkari’ye yaşatamaz mı?
Çarşı merkezinden geçerek Biçer Mahallesinde Katramas Deresine karışan Sekavk Deresi ıslah edilmesine rağmen özellikle çarşı merkezi kısmında tehlike arz etmektedir. Zamanında halk tarafından “kuru dere” muamelesi görmüş ve bu nedenle özellikle şehir merkezinde dolambaçlı ve sıkışmış bir hattan geçmek zorunda bırakılmış. Bilinmelidir ki, su yatakları “sıkıştırılmaya” gelmiyor. İşte size bariz örneği; İstanbul!
Katramas, Serink ve Üniversite Dereleri başta olmak üzere Hakkari şehir merkezinden geçen ondan fazla dere mevcuttur. Özellikle Mergabütan Kayak Merkezinden Merzan Mahallesine dökülen Büyük ve Küçük Babişk ile Yukarı Merzan Derelerinin debileri oldukça yüksek ve bu derelerin Merzan’ın yukarı kısımlarına doğru ıslah çalışması yapılmadığı için büyük tehlike yaratma potansiyelleri vardır.
Unutulmamalıdır ki, “suya ve ateşe asla güven olmaz.” “Ben Hakkari’de doğup büyüdüm, burada sel olmaz, şurada taşkın olmaz, bu bölgeye çığ düşmez” yanılgısına asla itibar etmemek gerekir. Bu derelere karşı en üst düzeyde ve eldeki tüm teknolojik imkanlar kullanılarak önlem alınması büyük önem taşımaktadır. Dere yatakları geniş ve sağlam bir zeminde ıslah edilerek mümkün olduğunca yapılar bu alanlardan uzak tutulmalıdır.
Bu arada “kent meydanı” projesine değinmeden geçmeyeceğim.
“Dere geçilirken at değiştirilmez”
Memlekete müjde gibi verilen bazı projelerin bitirilmesi dört gözle beklenirken, hepsinin yarıda kaldığını gözlemliyoruz. Yapan firma konkordato ilan etti, bu projede değişiklik yapılacak, ödenek bitti, şu oldu, bu oldu derken daha bir işin nihayete erdiğini göremedik.
Altay hariç!
Daha proje aşamasında iken, Hakkarililerin yer altı çarşısı olmasını arzu ettikleri “Kent Meydanı” projesi, Hakkarililere rağmen zemin katı otopark olarak inşa edildi. Bitirilme aşamasında projede değişiklik yapılmak isteniyor dedikodusu yayılmış. Her ne kadar “yer altı çarşısı” arzumuz var ise de mevcut haliyle otopark bile olamayacak bir zemin yapısı ile karşı karşıyayız. Daha geçen gün motorlar yardımıyla bu alandan yağmur suyu tahliye ediliyordu. Buna zeminde biriken yer altı suyu diyen de var. Gerçek olan şu ki, bu zemini sudan koruyacak bir tahliye sistemi yok!
Bu alan mevcut hali ile ancak “otopark ve oto yıkama” olabilir. Bu ucube yapı için en hayırlısı projeye sadık kalınarak bir an önce bitirilmesidir.
İçler acısı bir durum daha
Yüksekova’da yapımı devam eden “T2” tünelinin ödenek krizi yüzünden durdurulduğu, yüzlerce çalışanın işten çıkarıldığı yazılıp çiziliyor. Eğer doğru ise bu “siyasetin ve bürokrasinin başarısızlığı” olarak tarihe geçecektir. Bu kadar önemli bir projenin sebep ne olursa olsun durdurulması asla kabul edilemez. Bu şuurla en üst perdeden, sesimizin gür bir şekilde Ankara’dan duyulması için temaslara başlamamız gerekmektedir.
Bu tünelin hizmete açılış tarihi 2029’dur. Durdurmak veya sekteye uğratmak, on yıllara yaymak manasına gelecektir.
Katı atık tesisi, içme suyu projesi, Yüksekova T2 Tüneli, Van-Hakkari kara yolu bakım-onarımı gibi önemli projeler şakaya alınacak, siyasi çekişmelere kurban edilecek, ödeneğe bahane edilecek hafiflikte değillerdir.
Halk bunu cezasız bırakmaz!