Sabah uyanır uyanmaz ilk işimiz ekranlara bakmak oluyor. Bildirimler, beğeniler, aramalar ve en çok da sayılar…

Kişiliğimizi o sayıların ardında şekillendiriyoruz. Daha güne başlamadan kim olduğumuza dair sessiz bir rapor önümüze düşüyor. Kaç kişi bizi gördü, kaç kişi onayladı, kaç kişi görmezden geldi. İşte tam bu noktada bir soru beliriyor: Biz hâlâ özne miyiz, yoksa çoktan nesneleştik mi?

Bildiğiniz gibi geçen sene ülkemizde yılın kelimesi ''kalabalık yalnızlık'' seçilmişti.

Geride bıraktığımız 2025 yılında da ''dijital vicdan'' seçildi.

Seçilen kelimeler bu sözcük havuzuna neye göre alınıyor? Toplumun hafızasında en çok dillendirilen sözcük mü, yoksa en çok hissedilen sözcük mü?

Türk Dil Kurumu’nun (TDK) geçen başlattığı yılın kelimesi anketi’nde dijital vicdan kavramı birinci oldu. TDK, yayınladığı ankette; ayrıca vicdani körlük, çorak, eylemsiz merhamet ve tek tipleşme de bulunuyordu. 300 bin kişilik bir oylamada çoğunluk dijital vicdan dedi.

Peki, bu dijital vicdan nedir?

Bir basit örnekle sözcüğe yüklenen anlamı açıklayalım: Bir arkadaşımız ufak ya da ciddi bir ameliyat geçirmiş olsun.. Bu esnada iş yoğunluğu, yetişememe, bir mesai gününe denk gelme, evdeki konfor alanımızı terk edememe ya da gid-e-meme gibi nedenlerden dolayı; ona ya da en yakınına sosyal medya aracılığıyla, bir paylaşım, bir beğeni, bir ekran karartma, bir kısa mesaj, bir emoji atarak -nezaketten bir ziyaret yerine- bunları tercih ediyor olmamız; kendimizce bir içsel rahatlama yaşarız. Bizler, gerçek eylemin bu olmadığını her ne kadar hissetsek de bir vicdan rahatlama moduna gireriz.

Bir şeyin herkesçe yapılabiliyor olması, onun hukuken ya da ahlaken yerinde ya da doğru olduğu anlamına gelmez.

Bizzat rastladığım bir örneği paylaşayım: Vefat eden bir dostumun taziyesine gittiğimde, başka bir ortak arkadaşımız aynı şehirde bulunmasına rağmen ''hocaya adıma bir Fâtiha okutabilir misin'' demişti. Bu eylemi karşısında işin doğrusu ben de bu görevi yerine getirmemiştim. Doğru mu yanlış mı yaptım onu da bilemiyorum; ama vicdandan ses çıkmadı(!) Bundan emindim.

''Dijital ortamlarda; insanların ahlaki sorumluluklarını gerçek eylemler yerine beğeni, ileti, paylaşım veya hikâye yoluyla yerine getirdiğini düşündüğü bir kavram.''

Burada bir kaç unsur hemen devreye girer. En başında da bence bir etik sorunu; ''Ben buradayım beni çiğniyorsunuz'' diye bir anda sesini yükseltir duyar gibiyiz.

Vicdanı rahatlama eylemi; sorumluluk ve toplumsal duyarlılığın nasıl bir evreye girdiğinin en somut örneği.

Dünya toplumlarında; bireysel, toplumsal ve küresel anlamda toplumların bir dönüşüme girdiğini söyleyebiliriz. Günümüzde hayatımız bir bilim kurgu filmlerini andırıyor adeta. Değişim ve dönüşüme o kadar erken ve hızlı adapte oluyoruz ki; çoğu zaman kendimizi de sorguya çektiğimiz olmuştur.

Sanal dünyada eylemlerimizin bizi vicdanen rahatlatıyor avuntusu kısa süreliğine bir içsel rahatlama verse de, gerçeğinin yerini tutması hiç bir zaman olmayacaktır.

Vicdan, felsefe tarihinde insanın iyi ile kötüyü ayırt etme yetisi olarak ele alınmıştır. Sokrates’ten Kant’a kadar pek çok düşünür, vicdanı ahlaki eylemin içsel pusulası olarak tanımlamıştır. mesela Kant bu konuda vicdanı, bireyin kendi eylemlerini evrensel ahlak yasasına göre yargılama yetisidir. Bu bağlamda vicdan, dışsal bir zorlamadan değil, içsel bir yükümlülükten doğar.

Ahlaklı olmak, davranmak toplumlarda bir yükümlülüktür, hem de İçsel bir yükümlülüktür. Hepimiz buradan mesulüz. Işık saçan ekranlara parmaklarımızı oynatarak vicdanlarımızı rahatlatabiliriz; ama elimizdeki ışık mitolojideki Prometheus'un, tanrılardan ateşi çalıp insana verdiğinde ışık gibi olmalı, burada insanlık karanlıktan çıktı. Bu ateş ışıktı, bilgiydi, güçtü, ilerlemeydi. Ama aynı ateş, kontrol edilmediğinde yakıcıydı. Bugün dijital teknoloji de biraz Prometheus’un ateşine benziyor. Elimizde ışık var; fakat gölgeler hiç olmadığı kadar uzun.

Dijital vicdanın yalnızca bireysel bir etik meselesi olmadığını, aynı zamanda toplumsal ve felsefi bir sorun olduğunu; Dijital çağda vicdan, ortadan kalkmamakta; aksine daha karmaşık ve çok katmanlı bir yapıya bürünmektedir. Dijital vicdan, bireyin dijital eylemlerinin ahlaki sonuçlarını üstlenmesini sağlayan temel bir etik ilke olarak değerlendirilmesidir.

Derin ve spesifik bir araştırma yapıldığında sonuç belli: Teslimiyet hayatın her kulvarında kötü bir durumdur. Yaşamın çoğu evresinde teknolojiye sahip olamadığımızı, aksine teknolojinin bize sahip olduğu realitesi ileride tamiri zor yıkıcı tahribatlara neden olacağı bilinmelidir.

Peki; TDK ve oylamada 300 bin kişi arasında dijital vicdan değil de çoğunluğun bu hayatta bizzat başrol oynadığı bir filmin konusu olan ve toplumun büyük bir kesiminin kıyısından köşesinden değil de tam orta yerinden hissedilen yoksulluk, işsizlik vs. seçilemez miydi?

Gerçeklerden feragat ettiğimiz müddetçe reel bir yaşamdan bahsetmek olanaklı değildir.

Unutmayalım ki nesneleşen her özne, vasıfsız bir alete dönüşür.

Okumayı sevin, kalın sağlıcakla.