RAHMİ ORHAN / YAZDI

İkibinli yıllardan önce ilkokul beş, ortaokul üç yıl olarak okutuluyordu.

Fotoğraf karesi Mersin Hatice Uluğ İlkokulundan Hikmet KAYNAK hocamızın o yıllara ait ilkokul 5. sınıfı. Okulun son günlerinde çekilmiş bir mezuniyet hatırası…

O fotoğrafta olmayı çok isterdim.

Ama yokum. Neden mi?

O dönem biz öğlenci öğrencilerdik. O gün sabah erkenden, aynı sınıfta olduğum kuzenim Bahattin ve ağabeyim Hamdi ile liman tarafına simit satmaya gitmiş dolayısıyla okula istemeden de olsa bir ders geç kalmıştık.
Haliyle o fotoğraf karesinde yerimizi alamadık.

O zamanlar öğrenci olmak yetmiyordu.

Bir öğün ayakkabı boyuyor, simit satıyor, hafta sonları ise bağ ve bahçelerde çalışıyorduk. Kazandığımız paranın hesabını tutuyor, satılan ve elde kalan simitleri sayıyor, geçtiğimiz sokakları hafızamıza kazıyor, taşıdığımız kasa ve küfelerin ağırlığını omuzlarımızda hissediyorduk.

Bugün o fotoğrafa baktığımda, benimle aynı zorlukları yaşayan sınıf arkadaşlarımı görüyorum. Hepimiz büyüdük. Mesleklerimiz farklılaştı ama hepimiz hayatta kendimize bir yön çizebildik. Aramızdan usta gazeteciler, başarılı antrenörler, öğretmenler, iş insanları, saygın anne ve babalar çıktı.

İşte bu yüzden çocuklarımıza, velilerimize ve meslektaşlarıma bir çağrım var:
Bir çocuğu yalnızca aldığı notla, çözdüğü testle değerlendirmek yeterli olmayabilir.
Çünkü bir çocuğun geleceği, bugün çözemediği birkaç sorudan çok daha büyüktür.
Onların yeteneklerini, meraklarını ve potansiyellerini ortaya çıkaralım. Onlara koşulsuz sevgi ile yaklaşalım. Kitap okuma alışkanlığı kazandıralım. Ama en önemlisi, onlara güvenelim.
Çünkü başarı yalnızca bir dersten, bir formülden veya bir sınavdan ibaret değildir.

Şimdi çocuklarımızın karşısında başka bir dünya var.

Hakkari esnafından yetkililere çağrı: “Küçük Esnafı Koruyun”
Hakkari esnafından yetkililere çağrı: “Küçük Esnafı Koruyun”
İçeriği Görüntüle

Bizim çocukluğumuzun sokağı vardı; bugünün çocuklarının ise çoğu zaman ekranı var.

Çocuğumuzu odasında görünce “Evde, güvende.” diye düşünüyoruz. Oysa odasında hiçte sandığımız kadar güvende değiller.

Çocuk evde olabilir ama internette yalnız değildir.

Telefonun diğer ucundaki kişi kendisini çocuk ya da arkadaş olarak tanıtabilir, güven kazanabilir, fotoğraf ve özel bilgiler isteyebilir. Tehdit, şantaj ve istismar bazen böyle başlayabilir.

UNICEF, çocukların çevrimiçi ortamda kandırılma, cinsel istismar, şantaj ve siber zorbalık gibi ciddi tehditlerle karşı karşıya olduğunu belirtiyor.

Üstelik rakamlar ürkütücü: ABD’deki NCMEC, yalnızca 2025 yılında çocukların cinsel amaçlarla çevrimiçi kandırılmasıyla ilgili 1,4 milyon bildirim aldı. Bu, bir önceki yıla göre yüzde 158 artış demek.

Demek ki artık çocuklarımızı sadece sokaktaki tehlikelerden değil, odalarına kadar giren görünmeyen tehlikelerden de korumak zorundayız.

Çözüm telefonu tamamen yasaklamak değil.

Çözüm; çocuğa teknolojiyi kullanmayı ve teknolojinin onu kullanmasına izin vermemeyi öğretmek.

Çocuğumuza “Başına ne gelirse gelsin bana anlatabilirsin.” diyebilmeli, bu güveni onlara vermeliyiz.

Çünkü korkan, utanıp suçlanacağını düşünen çocuk susar.

Sevgili meslektaşlarım;

Öğrencilerin gözlerinde yalnızca bugünün öğrencisini değil, yarının büyüğünü ve yarının toplumunu görmenin önemini bilmeyeniniz yoktur.

Onları anlık test sonuçlarından ibaret görmek asla yeterli değildir.

Belki bugün dersinde zorlanan bir çocuk, yarın toplumun en değerli insanlarından biri olacaktır.

Öğretmenlik, o ihtimali görebilme sanatıdır.

Ve anne babalık, o ihtimali koruyabilmektir.

Değerli anne babalar; çocuklarımızın vakitlerinin önemli bir bölümü ayrıca okullarda geçmektedir. Çocuklarımız bu vakitlerde daha çok arkadaşları ve öğretmenleri ile beraberdir. Öğretmenlerimize gerekli desteği sağlayalım. Öğretmenlerimiz elbette çocuklarımızın geleceğini inşa etmede ve topluma yararlı bireyler olarak yetiştirmede özveri ile büyük çabalar ortaya koymaktadırlar. Öğretmenlerimizin işini kolaylaştırmanın ve onlara destek olmanın yolu, öğretmenlerimize güvenmekten, sağlıklı iletişim kurmaktan geçer. Öğrencilerimiz; öğretmen ve velilerin aynı duyguda olduğunu, aynı kaygıyı taşıdıklarını, kendilerinin gelişimi noktasında ortak çaba içerisinde olduğunu hissedebilmelidir.

Onları ekranın karşısında değil, hep beraber elele vererek hayatın içinde büyütelim.

Çünkü bir çocuğun kaybolması bazen sokağa çıkmasıyla değil, odasında yalnız başına bir ekranın karşısında başlayabilir.

Ve kendimize şu soruyu sormalıyız:

Çocuklarımız bize emanetken, onları gerçekten kime emanet ediyoruz?

Muhabir: Zeki DARA